Valhalla Rising
Her şeyden önce kendimce yaptığım bu incelemenin bir genelleme olmadığını belirtmek isterim. Sadece yüzde onunu gördüğüm bir yer hakkında atıp tutma diyelim. Anlatılan farklı türde bir gezi olduğundan özgürlük ayaklarında bir gencin ağzından anlatmayı yeğledim. Hadi bakalım.
Çok olmadı. O zamanlar öğrenciydim. Her öğrenci grubunun hayali olan Interrail falan ilgimi çekmiyordu. Avusturya’nın ve Belçika’nın o ortaçağ havası, İtalya’nın Bernini ve Gaudenzio Ferrari taşan görünümü, İspanya’nın Endülüs’ü ve geçmişinin pis kokusu beni asla cezp etmemişti. Belki bir gün Arden ormanlarından geçip Majino hattını görmek için Avrupa’yı düşünebilirim tankların yanında uğursuz taret sesleri eşliğinde kahrolası bir nazinin ne hissettiğini anlamak için. Amerika mı? Texas ve Nevada dışında pek önemi yok benim için. Nedenler de Lance Armstrong ve Fear And Loathing in Las Vegas. Az sonra anlatacağım aktivite için önemli zaten o iki yer de. Bir sonraki hedefim de bu iki yerden biri olacak. Avustralya sizi on dakika içinde öldürebilecek garip garip eklembacaklıların varlığı sebebiyle beni bu tarz aktivitelerde düşüneceğim son yer yapıyor. Neymiş bu aktivite dediğinizi duyar gibiyim. Aktivitemiz bisiklet efendim.
Ben haftada 300 yeri geldi mi 400 km yapan amatör bir bisikletçiydim. Bir gün ağabeyimi uğurlayacağımız bir zamanda Atatürk Hava Limanına gittik ailecek. O sırada yeni gelen bir uçaktan inen yolcuları seyrederken arka taraflarda bir metreküplük bir kutu ile çiroz bir Koreli gördüm. Yarı taşıyor yarı itiyor zar zor ilerliyordu. Kutudaki, kontrolden ötürü olsa gerek açılmış bantlar artık pek işe yarıyor gibi gözükmüyordu. Taksilerin korna çalıp durduğu o caddeye gelmeden hemen önce kutuyu ve sırtını duvara dayadı. Kutuyu açıp başlarda anlamadığım bir takım metal parçalar çıkarmaya başladı. Parçaları birleştirdi ve ta taaam. Karşımda bir Orbea vardı. Kaskını ve gözlüğünü taktı. iPod’unu pazusuna yerleştirdi. Yaşlı gözlerimin önünde köşeyi dönüp kayboldu. Ben de istiyorum laaaaan! diye haykırdım içimden. Yolcu ettik ağabeyimi ve eve döndük. Ama o andan itibaren aklımda o puştun bisiklet üzerinde giderken ki hali canlanıyor sinirim tepeme çıkıyordu. Nasıl yapabilmişti bunu bana ha nasıl.
Mitolojisi, geçmişi, iklimi ve topografyası ile beni hep büyüleyen, atmosferini ambient, atmospheric, pyscedelic albümlerde arayıp durduğum, filmlerde izlemek için P2P’yi talan ettiğim Norveç’e ve göklere vuran dağdan dalgalar, fiyordlara ulaşma hayali o Kore’li zibidiyi kıskançlığım gibi doruk noktasına geldi. O dönemi yaşayan herkeste bu tür sapkınlıklar olurdu zaten. Olur muydu, ben yapar mıydım, nerede kalacaktım, vize, masraflar ne olacaktı.
Bazen tüm bu soruların cevabını zamanı geldiğinde doğaçlama cevaplamak ihtiyacı hissedip cesaretiniz olmaz ya. Kapattım gözümü. Ailem karşı çıktı başta. Sonra anlaştık. Bir metreküplük kutumla Bergen’de uçaktan indim ve Varg’ın sesinde hissettiğim o atmosferi içime çektim. Henüz şehirdeydim ve bir an önce yapaylıktan uzaklaşmam, doğanın sert espri anlayışına gülebilmem gerekiyordu. Hatta bahsettiğimiz yer Norveç ise en sertine.
Hikâye şu olacaktı. Bergen’den Trondheim’a kadar bisikletle gidip oradan eve dönmek. Fiyordların yanında kendini zavallı gibi hissetmek ve Fiyord turuna katılmış gemiye sıkışmış bir grup Cruise severe nah çekmek. Hazır Bergen’deyken Enslaved’i bulup Türkiye’ye davet etmek, Varg’a parmaklıklar ardından albüm çıkarsana ulan demek (Belus çıktı ama günahını almayalım şimdi), çoğu Black Metal grubunun ilham kaynağı olan karlı dağlarda Black Metal dinleyerek doğaya meydan okumak ve nicesi. Hafrsfjord’a uğramak vardı ama terste kaldı. Hatta yaramazlık yapıp Tromsö’ye doğru trenle biraz seyahat etsem belki Aurora bile görebilirdim. Tromsö’ye gitmek için tüm seyahatim boyunca gittiğim yolun yaklaşık dört katını daha gitmem gerektiğinden tren diyorum.
Trek 6300 ümü o dağ senin bu dağ benim sürerken soğuk dışında hissettiğim şeyi tarif edemem. Çünkü soğuktan uyuşmuştum hiçbir şey hatırlamıyorum. Şaka bir yana zaman ve mekânda bağımsız olmak ve tek derdinizin önünüzdeki %15 eğimli rampayı çıkmanız olması tarif edilemez bir duygu. Kulağımda kimi zaman Doors kimi zaman Pink Floyd çaldı ama bu fırsat elime ne kadar geçecekti ki. Durduğum bazı yerlerde mp3 çalara transfer edilen farklı atmosferler ile ortama uyum sağlamaya, tabiri caizse moda girmeye çalıştım. Genel olarak ise doğayı, o müziğin kaynağını dinlemeye çalıştım. Herkesin duyamayacağı sesler doğada savruluyor ne hikmetse ben de duyabiliyordum. Cüceler kullandığı için kalmayan sesler sisin dağ üzerinde yarattığı mistik havayı paylaşıyordu. Odin beni görüyor muydu acaba kaşına, tek gözüne kurban.
Dönek mönek en hoşuma giden yerlerden biri Tingvoll’dü. Gitmedim ama gördüğüm kadarıyla Como’ya benziyor. Biraz doğuya gitmeme neden olmuştu şayet denizden gelen rüzgârın azalması buna bağlı olarak soğuğun azalması hoşuma gitmişti açıkçası. Zaten kıyı çok soğuk olmasının yanında yolculuk için ideal bir güzergâh değildi çünkü çok fazla girinti sizi zik zak yapmaya zorlayacağından bir günde gideceğiniz mesafeyi üç günde gidebilirdiniz. Bir haftam olduğundan bu tarz bir lüksüm yoktu. Ortaçağ ve Hıristiyanlığın bolca izlerini taşıyan, pagan ruhu depreştiren müziklerle giriş yaptığım geniş ve az nüfuslu bir bölgeydi Tingvoll. Kişi başına düşen yüzölçümünün yüz kilometrekare olduğunu düşünmeme sebebiyet veren bir insan yoğunluğu ile gitmek istemiyorum ulan, mültecin olayım dedirtmiştir. Zulüm edilen ve öl ya da öp denilen insanların haykırışları hala fiyordlarda yankılanıyordu. Garip ki yapılanlardan çok yapanları ve ideolojilerini rezil bulduğumdan hassaslaşıyorum burada. O kadar iç kısımlara girmeme değmişti kısacası. Şayet etraf irili ufaklı fiyordlar ile doluyken ne kadar iç kısımda olduğun pek önemli değildi. Sadece Njord’un seyahatim boyunca bana eşlik etmesini nedensiz düşünmüştüm hep. İlerlemeye devam edelim.
Öyle ki önümdeki yolu az çok takip etsem de karşıma bir anda bir fiyord çıkıyor ya etrafından dolaşıyor ya da feribot yolculuğu yapıyordum. Tam hatırlamasam da on’a yakın feribot yolculuğu yaptım. Bazıları barda, kafede takılmak için bahane olsa da bazıları Baldr’in ne hissettğini anlamak, Hringhorni’nin mürettabatından biri olmak içindi. Bence Cruise ile fiyord turuna çıkmak bu noktada tamamen anlamsızlaşıyor. Yaklaşık 850 km yol yapmak ve istediğin yere gitmek Cruise’da insanlarla beraber saçma sapan aktiviteler yapıp fiyord görmeyi beklemekten kat kat keyifli. Burjuvazinin eğlenmeyi engelleyen yapısı ve Luis Bunuel.
Norveç’te Avrupa’da görebileceğiniz çoğu şey ya çok az var ya da yok. Hatta Alpleriyle, Pireneleriyle o atmosferi yaşatabilecek topografyası da var. Tabi fiyord bulmak zor ki benim olayım illa ki olsun değil. Norveç ile Avrupa’yı kıyaslarsak Avrupa’da her açıdan çok daha gezip görülesi yerler bulabilirsiniz. Damak tadınıza hitap eden birçok yemek ve içecek bulabilirsiniz. Norveç size bunları vermez. Norveç size müze, tarih ve mimari kokan yapılar vermez. Norveç size önünde fotoğraf çekilebileceğiniz bir anıt ya da sembolik yapı da vermez. Diğer yerlerde yokluğunu aramayacağınız doğayı size verebilir. Norveç’i seçim yapan şey mekân ya da aradıklarınız değildir. Orada yaşadığınız histir. O hissi de herkes yaşayamaz. Diğer yerlerde göremeyeceğiniz doğa güzelliklerini elbette barındırır şayet bana sorarsanız asıl olayı Norveç dendiğinde yapılan çağrışımın gücüdür. İskandinav mitinin o muazzam atmosferinin içinde olmak ve amatör bir bisikletçi için orada pedal çevirmek ya da notaları kayıp ezgilerini dinlemek, Fenrir bozuntusu bir kılkuyrukla sahilde patates kızartması yemek. Belki de bir fotoğrafçı için istediğiniz yerde otobüsten inip şahanesel ortamı fotoğraflamak. Bunların hepsi için Norveç’e gitmeye gerek yok tabi. En son buna yakın bir aktiviteyi Uludağ Milli Parkına çıkarak gerçekleştirdiğimde bambaşka bir keyif vardı. Karlı dağlar, o asla değişmez. %15 yerine %10 eğimli arazi. Kulaklıktan ruha işleyen iç karartıcı havlamalar yerine seksenlerin çoşkusu. Cider yerine elma suyu + soda. Fenrir yerine Huginn ve Muninn vardı. Ama siz benim demek istediğimi anladınız. Benim gibi mekânın öneminin olmadığı duygusuz biri için kalkıp Norveç’e gitmeyi anlamlı kılan tek şey herkesin duyularına hitap edemeyecek atmosferi barındırması. Kendinize bu konuda güveniyorsanız en yakın beyaz eşyacıya kutu isteğinde bulunabilirsiniz.
Bu tarz bir yolculukta MapMyRide gibi uygulamaları telefonunuza yükleyerek kaybolma, olmadık yerlere gitme riskini azaltabilirsiniz. Benim öyle uygulamaları destekleyen bir telefonum olmadığından arkadaşımdan ödünç almıştım. Cider içip enerji depolayabilirsiniz kafayı bulmadan önce. Hadi gelin kestirip atalım. Gidin gezin işte, ben daha size ne diyim.
Comment Moment İstemez.
Şişko Manuel Meier
Dusseldorf'un o sakin akşamıyla, azgın bar havasını ayıran kapıların önünde duran büyük adamlar sağolsun, sonunda bir yer bulabildim kendime. Oldukça yorgundum zaten. Ölümünün beşinci yıldönümü sebebiyle Bornheim-Mertem'da Böll'ü ziyarete gitmiştim. Bir sürü evrakla da uğraşmış, üstüne üstlük bir de onlarla ilgili bir şeyleri sağdaki soldaki elektrik direklerine asmak zorunda kalmıştım. Neyseki bir kaç velet üç şeker parasına yapabileceklerini söylemişlerdi.
Almanların barda içki içip şarkı söyleyerek eğlenme faaliyetlerini buraya gelmeden önce çok duymuştum ve o atmosferi çok merak ediyordum. Eğer Nuremberg'de eğlenen Spencer Tracy ve Marlene Dietrich gibi eğlenebileceksem harika olacaktı. Acemiyim ya işte bar yerine bir hana girmişim. Filmden gördüğüm kadarıyla pek farkı yoktu. Masalar, etrafındaki ellerinde kocaman bira kaplarıyla insanlar, şarkı söylüyor, kendilerinden geçiyorlardı. Piyano başındaki adam da kendinden geçmiş, tuşlara her vuruşunda birasından köpükler saçılıyor, piyanonun üzerindeki bir diğer kendinden geçen hoş bayan ise bu gece için tam kıvama gelmiş gözüküyordu.
Boş bir masa bulamadım ama bir gruba ait masa yok gibiydi. Herkes beraberdi zaten. Bir sandalyeye oturdum ve pencere kenarını kendime masa yaptım. Üzerindeki elbiselerle ve ayakkabısız ayaklarıyla Heidi'ye benzeyen şirin bir bayan geldi. Gülümseyerek bana o malum soruyu sordu. Benden bira cevabını alan kız dik dik bakıp gitti. Sonra hatırladım ki burada yüzden fazla bira çeşidi vardı. Bir kapıdan içeri girdi. Bir süre etrafı seyrettim. Herkes farklı bir kap ile içiyordu birasını. Kendilerine ait bile olabilirdi kaplar. Bira bir tutkuydu burada. Kız tekrar elinde bir kap ile geri geldi ve pencere kenarıma bıraktı. Daha sonra ona "beer stein" dendiğini öğrendiğim bira kabımın üzerinde Luftwaffe'ın arması ve bir uçak vardı. Acaba burada ne istediği sorulan birine sadece bira derse ne getiriliyordu diye merak ettim. Ufak bir yudum aldım ve tahminen yarım litrelik hacmi olan kabın ağırlığı da beni şaşırttı. Kötü değildi. Eğlenceye yoğunlaştım. Söyledikleri şarkıya yarıda girmeyip bir sonrakini bekledim. Zaten şarkıyı iyi bilmiyordum ve kıt almancam ile çok kötü bir kakofoni yaratabilirdim. Sonrakini beklerken köpüğü bol biramdan biraz aldım. Ama başka şarkı olmadı. Herkesin sesi kısılmış, bitap düşmüştü. Yığıldılar sandalyelerine şarkı bitince. Bira kapları da masalara vuruldu o yorgunlukla köpükler saçarak. Hepsi gülüşüp konuşmaya başladılar. Sonuna mı yetişmiştim yani. Şansıma tükürdüm.
Piyanist o sert vuruşlar nedeniyle yorulmuş ve terlemişti. Parmaklarını tıkırdattı ve boynunu. Sandalyesini geriye ittirdi ve piyanonun üzerindeki perisine bir öpücük kondurarak ayağa kalktı. Gömleğin altından sarkan göbeği bir piyaniste yakışmıyordu ama daha sonra öğrenecektim ki o bir piyanist değildi. Barın önüne geldi ve sandalyelerden birine oturup bize döndü. Bana baktı. Çok daha uzunmuş gibi gelen bir süre göz göze geldik. Tanışıyor muyduk? Yoksa yabancıları sevmeyen biri miydi? Ufak bir boyun hareketiyle selam verdim. Sanki hiç orada değilmişim gibi gelen sese doğru döndü.
Haydi Manuel. Anlat! Anlat! dedi masalardakilerden biri. Ne anlatacaktı ki diye soracakken kendime bir diğeri
Geçen anlattığın gibi kötü olmasın, çünkü bu son biram, dedi ve hep bir ağızdan gülüştüler. Yine o günün sonunda anlayacağım bir şeydi bu. Manuel hikaye anlatan biriydi. Piyano çalıp, hikaye anlatıyor ve bu handa bir oda bulabiliyordu kendine evsiz Manuel. Böyle bir yaşamda eminimki bir çok hikaye olurdu zaten, neden anlatmasındı ki. Buranın müdavimi değildim ve ezik hissettim kendimi. Böyle güzel eğlenceler vardı ve benim daha yeni haberim oluyordu. Ne şanstı ki bir bar yerine buraya gelmiştim. Aklımdan çıkardım filmi. Bu daha eğlenceli olabilirdi. Tükürdüğüm şansıma haksızlık etmiştim sanırım. Keyfini çıkarmaya baktım. Müdavimler de beni pek yadırgamamıştı zaten. Görmedikleri içindi belkide. Konuşmaya başlayan Manuel'in aksanından Alman olmadığını da anladım. O da belki de benim gibi bu ülkeye sonradan gelmişti. Ne de olsa ben şu anda burada Spencer Tracy'i -ne yazıkki Marlene Dietrich'siz- canlandırıyordum kendi hayalimde. Kimbilir belki O da bir Spencer Tracy idi. En azından benden iyi Almanca konuşuyordu. Belki de ikimizin de tek avuntusu Spencer Tracy'nin Almanca bilmemesiydi.
Bu hikayeyi bana babam anlatmıştı. Sizinde bildiğiniz gibi Avrupa'yı istila sırasında ordudaydı. -Alman olmadığı tahminim bu sözüyle çürümüştü-. O zamanlar bir çok hikaye anlatılıyormuş. "Makarnacı Pezevenkler" dedikleri İtalyanların da süslemesiyle hikayeler güzelleşiyormuş. Savaşın ilerleyen dönemlerinde hikayeler doğudan batıya gelene kadar o kadar pornografik ve leziz bir hal alıyormuş ki bu palavralara kanan bazıları Sovyet cephesine tayin bile istemiş. Ahmaklar işte. Gidince -etrafındaki güzel bayanları göstererek- buradaki narin dilberleri bırakıp, kızılların kaslı kollarına attılar kendilerini.
Sapıkça diye düşündüm. Ama asker psikolojisiydi. Bu akşamın sonunu daha fazla merak etmeme sebep oluyordu böyle bir başlangıç. Bana bakarak anlatacağım hikayedeki isimler ve yerler tamamıyla gerçektir diyerek devam etmesi ise beni sandalyeme çivilemişti.
İnanmayan olursa hikayedeki bazı detayları bahsedilen yerlere giderek görebilirler. Hala görebilirsiniz.
Müdavimler de çivilenmişlerdi. Suratlarına bakılacak olursa, bazı hikayeleri bir kaç kez anlatmasına kızanlar bunu daha önce duymamışlardı.
Bu hikayeyi dinledikten sonra handaki o şen şakrak havanın bir süreliğine anlamsız bakışlar eşliğindeki yutkunmalara ve rahatsız sandalye sürtünmelerine yenik düştüğünü hatırlıyorum. Makarnacıların bu hikayeye ne kattıklarını, ya da hikayenin doğu batı doğrultulu palavra skalasının hangi basamağında olduğunu bilmiyorum. Ben Makarnacı olmadığımdan size hikayeyi Şişko Manuel'in ağzından anlatıcam. Daha Borges vari bir anlatım olacaksa eğer hikayenin bazı bölümlerindeki cezbediciliğine dayanamadığımı söylemeliyim.
10 Mayıs 1940 sabahı Hollanda göğündeki birçok Tante Ju'dan birinden önündeki maketten sonra atlayan Heinrich Meier kendisine bir kez daha tatbikatta olmadığını hatırlattı. Aşağıdan yukarı yağıp zaten alt üst olmuş psikolojik durumunu iyice körükleyen mermiler bir bir yanından geçiyor, maketleri akıl eden kimse ona dua ediyordu. Yalnızca dörtbin kadar paraşütçü vardı ama aşağıdan ateş eden askerler onbine yakın paraşütçü görüyordu. Maketlere ateş eden Hollandalı askerler bekledikleri bu saldırıya iyi hazırlanmış olsalar da ileride çok daha fazla değeri olacak olan mermilerini maketlere savuruyorlardı.
Tüm o kargaşaya rağmen hiç de acelesi olmayan paraşütüne yön vermeye çalışan Heinrich aşağıya bakarak köprülere giden en kısa yolu göz kararı bulmaya çalıştı. O kadar brifing verilmişti ama yine de o brifingi anlatan ve dinleyen herkesin bildiği gibi savaş alanında her şey karamboleydi. Asla indikten sonra toplanmaları söylendiği yerde toplanamazlardı ama düşman o köprüleri havaya uçurmakta geçikmeyecekti. Bu yüzden acele etmeliydiler.
İniş yaptıktan sonra güvenli bir yer buldu kendine. Karabiner 98 Kurz'unu ateşlemeye başladı. Etrafa ondan önce inen diğerleri dağılmışlar ve toplanmaya çalışıyorlardı. Üzerindeki, yere indikten sonra gerekli olmayan techizatı ilk beş mermisi bittiğinde bir bahçe duvarının yanına gizlenerek çıkarttığında yanında ona gülen maket paraşütçünün sol omzundan ve sol böbreğinden vurulmuş olduğunu gördü. Kısa süreli bir duraksamanın ardından yanından koşar adımlarla sıçrama yapan bir alman askeri onu yüreklendirdi ve o durduğunda kendisi de koşmaya başladı. Hollandalı birlikler, paraşütçüler geldikten kısa bir süre sonra hava indirmeye destek için gelen Altıncı orduyu -onbinin üzerindeki Alman piyadesi- iyice yormuş, iki tarafta iyi iş çıkartmıştı. Heinrich de üç kafa ile iyi iş çıkaranlardan biriydi. Köprüleri ele geçirmişler ve Hollandalı'lara karşı iyi savunma yapmışlardı. Tek yapılması gereken destek kuvvetleri beklemekti.
12 Mayıs 1940 günü General Von Kuechier komutasındaki 18. Ordu, korunan o köprülerden geçip Belçikaya girmişti. Schlieffen Planı kusursuz işliyordu. İlk denenişinde yaşanan başarısızlık unutulmuştu. Artık önceden bu plana karşı çıkanlar bile destekler olmuştu. Belçika geri çekilmiş, Fransız ve İngilizler kuzeye ilerlemeye başlamışlardı. Bu kısım Sedan Planı'nın bir parçasıydı ve yine bu planın bir parçası olan Arden Ormanlarında bekleyen 20. Ordunun Sedan'a girmesiyle Belçika sınırı ve Majino hattında kalmak üzere ikiye ayrılan Müttefik kuvvetleri çembere alıp ezmek Wehrmacht'a oniki güne malolmuştu. Onların bu tüm savaşları bitirecek olan son savaşlarındaki ilk görevleri bitmişti. Benelüks ele geçirilmek üzereydi ve müttefik kuvvetler buranın kaybedilmesini istemediğinden kuzeye yönelmiş , bu da Sedan Planının öngördüğü şekilde Fransa sınırında birleşen İkinci ve Dördüncü ordunun güneyden onları sarmasıyla sonuçlanmıştı. Majino darmadağın olmuştu. Dunkirk'de sıkıştırılan düşman için belkide savaşın kaderini değiştirecek olan bir karar verildi. Özellikle Hermann Göring'in büyük ısrarlarına rağmen Hitler'in kararı ile müttefik kuvvetlerin adaya kaçmalarına izin verilmişti. Göring'in tek bir emriyle yapılabilecek bir bombardıman tüm İngiliz Kuvvetlerini ezecekken Dunkirk'ten tahliyelerini seyretmişlerdi.
18. Ordu ile ilerleyen hava indirme birlikleri Belçika'daki ilerleyişlerini Löwen sınırında durdurdu. Flaman Brabant içerisinde dağılacak iki minik birlik Diest'de bir çatal oluşturup Zoutleeuw ve Keerbergen istikametlerinde ilerleyeceklerdi. Motorize destek alan hava indirme birliklerinin kuzey kolunda olan Heinrich...
Batıda Keerbergen'e sınırı olan Tremelo köyünün patika yolu, yolunu kaybetmiş bir Panzer 1 tarafından çiğnenirken arkasındaki piyadelerin bot seslerini bastıran palet ve uğursuzca hedef arayarak dönen taretinin sesi korku salıyordu. Atası, hemen önündeki hafif zırhlı olan tank avcısı Panzerjager 1 etrafını sarmış askerler tarafından korunuyordu. Heinrich'de bunlardan biriydi. Önce bir ıslık. Arkasında patlayan havan mermisi, o anda duran tanka yapışmasını sağladı. Hemen daha emniyetli bir yer aradı kendine. Bir kaç arkadaşı daha şimdiden kanlar içinde yerdeydi. Bir bahçe duvarının arkasına atladığı sırada sol baldırından vuruldu ve kontrolsüzce bahçenin içine düştü. Silahı göğsüne çarpmıştı ve başını bir taşa vurdu. Sersemlemişti. Gördüklerine uymayan boğuk sesler kısa bir süre kulaklarında çınladı. Kıpırdayamadı. Hollanda'daki o korkusuz Heinrich'ten eser yoktu. Arkasını görmeden geri geri sürünmeye başladı. Daha sonra buranın bir bahçe değil bir mezarlık olduğunu bir çubuk üzerine takılmış derme çatma bir altıköşeli görünce farketti. Duvardan uzaklaştıkça düşmanın görüş alanına giriyordu ama içinde bu karmaşadan uzaklaşma düşüncesi daha ağır basıyordu.
Bir anda üzerinde durduğu toprak açılmaya başladı. Öldüğünü, Tanrı'nın onu cehenneme doğru çektiğini düşündü. Ya da bir havan topunun hemen altında açtığı deliği saniye saniye yaşadığını. Aşağı düştü sonra. Karanlıktı. Altındaki yumuşak toprak düşüşünü yumuşattı. Ayağa kalkmayı denedi ama yarı yolda başını sert bir şeye vurdu. Yukarı baktı. Hala çatışma seslerini duyuyordu. Düştüğü yerden çıkması pek mümkün gözükmüyordu. Ceplerinden birinden bir fener çıkardı. Açtığında ışığı nereye çevirse toz kaplamış bir kitapla karşılaştı. Etrafı kitap doluydu. Yerde. Duvara dayanmış rafta. Lahidin üzerinde. Lahid?
Burada mezarları odaların içlerine mi koyuyorlardı acaba diye düşündü. Kimin mezarıydı bu? Neden bir kütüphane ile gömülsündü ki? Lahidi inceledi ama sade, hiç bir kabartması olmayan bir taştı. Üzerinde yazı ya da bir figür de göremedi. Kitaplardan birini aldı ve yıllardır yüzyüze duran sayfaları birbirinden ayırdı. Bilmediği bir dildeydi. İlginç, daha önce görmediği bir yazıydı. Omzunu silkti ve başka bir tane aldı. O da sanırım aynı dilde yazılmıştı. Hızlıca çevirip kara kaplı kitapta görebileceği bir resim aradı ama bulamadı. Rafa yöneldi seke seke. Yarası kötüydü ama hazır kazılı olan bir mezarda bu kadar kitapla ölmek, dışarı çıkıp bir yahudi kurşunuyla ölmekten iyiydi. Raftaki bir kaç kitabı denedikten sonra tanıdık bir yazı ile karşılaştı. Kıt ingilizcesi ile biraz okumaya çalıştı ama anlamadı. Sonunda üzerinde Almanca yazan bir kitaba rastladı. "Totgeboren".
Okumaya başladı.
"... ve tüm bu nedenler balık ve insanı birbirinden ayırır. Bu ön bilgi ile Sezar'ın "De tous les Gaulois les Belges sont les plus valeureux"* önermesi tamamen doğruluk kazanır.
Bu ne hasta ruhlu bir kitapmış dedi içinden ama merağına yenik düştü. Birkaç sayfa atladı.
"Yapılması gereken şeylerin ilki, metabolizmanın gün içindeki halinde hipermnezik faaliyetler uygulayabilmektir. Bu, diyaframı kullanmayı öğrenmek ya da ikinci ses teli grubunu kullanmak gibi bir anatomik faaliyetten farklıdır. Buradaki sorun hipermnezinin kontrol edilememesidir. Platon'un dediği, zaten bildiğimiz şeylerin hepsini onun deyimiyle hatırlama' yı öğrenmek kontrol edilemez. Seçip çıkartılabilecek anılar, bilgiler yoktur. Varsa da bunlar zaten bilinenlerdir. .... "
Bir kaç sayfa daha çevirdi.
"... . Bu durumda kişi, yaşadığı farklı eş zamanları toplayabilir ve tüm o durumlarda gelişen olayların farkında, öğrendiklerinin bilincinde olabilir. Kişinin, farklı düzlemlerde aynı anda bulunduğunun farkındalığına ve düzende izin verilmeyecek şeylerin kırılabilirliği üzerine örneklere değinilecektir."
Heinrich halsizleşmeye başladığını hissetti. Yazılar karıncalar gibi sağa sola üşüşüyor, yukarıdaki çatışma sesleri boğuklaşıyor, etraf soğuyordu. Gözlerini kapamamalıydı. Uyumamalıydı. Kanı isyan edercesine hala akıyordu. Ama isyandan zevk alıyor gibi yavaş yavaş. Dayanamadı. Kitap elinden düştü. Ya da kendi bıraktı.
*
Tüm Galyalılar içinde en değerliler 'Belgae'lerdir.
Comment Moment İstemez.
Misanthropy
Bölüm 1 : Deste
Beni nereye götürüyorsun amca
...
Araban çok pis kokuyor amca. Bizim arabada bir kelebek var. Uçamıyor ama kokusu çok güzel. Bir tane de benim odamda var. İsterseniz size verebilirim.
...
Neden hiç konuşmuyorsun amca Öğretmen dilimiz olmasaydı konuşamazdık demişti. Dilin mi yok amca
...
Evden bu kadar uzaklaştığım için ceza alıcam. Artık eve gidebilir miyim amca
...
Benzin ışığı yanıyor amca. Hemen almalıyız yoksa yolda kalıp susuzluktan ölürüz.
...
Daha ne kadar gideceğiz Hava kararıyor. Eve gitmek istiyorum.
Ara sıra yanan bir lamba taşıyan, sokak lambalarına nazaran biraz daha uzun bir direğin tepesine tünemiş üç sinek sönüp aniden tekrar yanan ışığa alışmışlardı. Ama farklı bir ışık kaynağı çevrelerindeki ışığın şiddetini arttırınca irkildiler. Anlam veremeyip muhabbeti bıraktıktan sonra farklı yönlere uçtular. Ama üçüde pisliğin varlığını hissetti. Hızla ilerlediler birbirlerinden habersiz. Ama içlerinden biri önce bulmuştu. İşte oradaydı. Yeni gelen şeyin üzerinde. Bir ya da iki günlük. Sürpriz akşam yemeğinin üzerine daha önceden tünemiş biri tam anlamıyla kana susamıştı.
O da içmeye başladığı anda arabanın kapısı açıldı. İkisi de uçuştu ama çok yükselmediler ve tekrar akşam yemeklerinin üzerine kondular. Kapı açıldığı gibi aniden kapandığında rüzgarı ikisini de uçurdu ve ...
Adam, yol boyunca susmayan çocuktan hıncını alıyormuş gibi -şimdi de ağlıyordu- ayağından tutarak deponun önüne kadar sürükledi. Yüzükoyun ve çamur içinde kalmış yerde yatan çocuğun ayağını bırakıp, tabanlarını söktüğü botuyla sırtına bastı. Kapıyı açtığında suratına çarpan kokuyu hissetti. Ayağıyla çocuğu deponun içine doğru ittirdi. Çocuk biraz itilmenin etkisiyle biraz da sırtındaki baskının kalkmasıyla birlikte doğan kaçma dürtüsüyle emekleyerek depoya girdi. Etrafına bakındı ama gördüğü iğrenç şeyler karşısında bu adamın, söylediği gibi annesinin onu okuldan alamadığı zamanlarda babasının çalıştığı şirkette çalışan ve gelip onu eve götürecek adamlardan biri olmadığını anladı. Burnuna ve ağzına çamur girmişti ve nefes alamamasına bir başka etkense kokuydu. Duvarlardaki fotoğraflar sanki olası kokularını da yayıyormuş gibilerdi. Adam çocuğu sürükleyerek başka bir kapıdan geçirdiğinde bir fotoğraf stüdyosuna girdiler ama koku değişmemişti. Bir kapıdan daha geçtiklerinde bir merdivenle yukarı çıktılar. Uzun koridoru dallandıran bir çok kapı vardı. Üç kapı geçtiler ve adam çocuğu sağ taraftaki kapıdan içeri fırlattı. Yuvarlanan çocuk, odadaki tek şey olan yatağın, demirlerine sırtını sertçe vurdu. Adam ise kapıyı kilitledi ve işlerinin başına döndü. Çocuğu okulundan almadan önce aldığı filmleri stüdyodaki tezgâhın üzerine bırakıp zemine serdiği ve çamurlanmış mavi naylonları kaldırdı. "Diriliş" için seçtiği karedeki figürler bu çocukla tamamlanmıştı. Ama önce stüdyoyu hazırlaması gerekiyordu. Kafasındaki resimde beş köşeli bir yıldızın her ucunda dizlerinin üzerinde ve omuzları yerde, arkasına bakan boğazı kesilmiş bir çocuk olacaktı.
Kayıt No A33529
Stüdyoyu hazırladıktan sonra çocukları teker teker odalarından çıkardım. Her çocuğu yıldızın bir noktasına ve yıldızın merkezine dik olarak çıplak şekilde dizlerinin üstlerine çömelttim. Geriye yaslayıp iple sağ el ve sol ayak ardından sol el ve sağ ayak bileklerini birbirlerine bağladım. Geriye bakmalarını sağlayıp boğazlarını kestim. Sonradan stüdyoya getirdiğim her çocuğu manzarayı görmesin diye bayılttım. Akan kanın bir kısmı merkezde toplanacak ve bir kısmıda yıldızı saran bir daire çizecekti. Fotoğrafta bunu sağladım. Çektiklerimin en iyilerinden biriydi. "Diriliş" için seçtiğim kare daha az kanlı da olabilirdi ama bunu istemedim.
Alışveriş arabasının içinde oturan minik çocuk annesinin henüz aldığı şeylerden oluşmuş bir ormanın içinden gözlerine giren güneş ışığından kaçmaya çalışıyordu. Biraz film izlemiş olsaydı belki de oradaki anıyla maceradan maceraya atılabilirdi. Arabanın yanına geldiklerinde annesi çocuğu arabanın arka koltuğuna yerleştirip torbaları bagaja koyduktan sonra direksiyona oturdu. Arkasındaki manyaktan haberi yoktu. Adam kendini göstermeden kadının oturduğu koltuğun arkasından konuşmuştu.
- Tamam. Sakin ol. Oraya gidicez ama tanrı aşkına oğluma zarar verme.
- Bir şey isteyecek durumda değilsin.
Ormana geldiklerinde adam kadına arabadan inmesini söyledi.
Kayıt No A33516
Çocuğu arabada bırakıp arabadan çıktım. Silahım olduğunu gördüğünde çok korkmuştu. Korkunuzu belli ederseniz ölürsünüz. O bunu bilmiyordu sanırım. Hatırladığım kadarıyla ilk sağ dizine ateş ettim ama hiç sesini çıkartmadan öylece tökezledi ve yüz üstü yığıldı. Ardından diğer dizine ve dirseklerine birer kez ateş ettim. Eklemlerini ondan ayırmaktı amacım. 357 Magnum ile bir ekleme 1 metre mesafeden ateş edildiğinde o eklem ya kopar ya da çektin mi gelir. Büyük bir ağacın önünde vücudunu aralık bırakarak yerleştirdim. Gövdesi, kafası, elleri ve ayakları birbirlerinden ayrıydı ve istediğim kare buydu. Benim "Ayrılık" anlayışım buydu.
Kayıt No A33517
Çocuğu arabadan alıp arabama kadar taşımamla "Ayrılık"ı fotoğraflamam arasında on dakika vardı. Kadının arabasını şehir merkezinde bıraktıktan sonra kendi arabamla çocuğu eve götürdüm ve bir beşiğe yatırdım. 3 gün sonra öldü ama ben onu dört ay kadar orada beklettim. Artık "Yaşam" karesi için uygun bir figürandı. Çürümüş iki yaşında bir çocuk. Benim yaşamdan anladığım ise buydu işte. Doğmak yani çürüyüşe başlamak. Her gün biraz daha çürümek.
Öldürdüğüm insanlardaki yaş grubu çeşitliliği, kavramların hayal gücümle nasıl şekillendiğiyle alakalıdır. Yaratacağım şey için kendimi aşıp, bu yaptığıma her ne diyorsanız onun sınırlarını da aşmam gerekiyordu. Bunu başardığım için buradayım. Zihindeki sakıncalı düşünceler doğmaz ya da yok olmaz. Hep oradalardır ama ortaya çıkartan etmenler bir araya zor gelirler. Küçük yaşta travmalara ihtiyacınız olur. Sizi düşünen bir babanız varsa kaşığı tutmayı yeni yeni öğrenirken gözünüzün önünde annenizi astıktak sonra kendini vurur. Evet sakıncalı düşünceler diyordum. Şu an mahkum ceketi giymiş kollarımı kıpırdatamıyorken ve etrafımdaki sürüyle polis ve dedektife bakarken dahi aklımdan geçiyorlar. Beni hala durduramazsınız. Gelecekteki bir çok seri katilin ilham kaynağıyım ben.
Vahşi bir hayvanım ve içgüdülerim tarafından yönetiliyorum. Elimde keskin bir şey ve yakınlarda insan kokusu varsa içgüdülerimi izlememem gibi bir durum söz konusu olamaz. Elimde keskin bir şey bulunması da içgüdülerimin bir dölüdür.
Bilinçsizliğimin labirentinden kan sarayına zevkli bir yolculuk için şiddetin sebepsizliğiyle sarhoş oluyorum. Dokularıma işleyen vahşiliğin rengini kabul eden labirentimde, kendi kanlarında boğulan ve sadece benden daha az vahşiyle boyanmış, bu dünden kalmaları ve tohumlarını ayyaş ayyaş seyrediyorum.
35 kart için yaklaşık yüz kişi öldürdüm. Destemi oluşturmuştum. En çok figüran kullandığım kart "Ölüm" kartıydı. O kart için 19 kişiyi öldürmüştüm.
Ama kendime hep şunu sordum. Yaşam bir çürümüşlükse ölüm resmi neden 19 cesedi içinde barındırıyordu. Kurtuluş olması gerekmez miydi Cevabı basit aslında.
Boktan olan her şey en iyi meziyetini en sona saklar.
Bölüm 2 : Rüyalar
Beni nereye götürüyorsun amca
...
Atlarımıza nal takan amcanın da arabası böyle. Siz de mi nal takıyorsunuz amca
...
Beni duymuyor musun amca Kulakların mı sağır
...
Teyzeme mi gidiyoruz
Görünen dünyanın arka tarafında hiçbir şey hissetmeden, duygusuzca bekliyordu. Tek farı yanan bir araba hoplaya hoplaya bulunduğu evin önüne gelip durduğunda istifini bozmadı. İçinde, masumiyet ve zalimliği aynı anda taşıyabilen bir araba için yeterince külüstürdü. Önce zalimlik indi arabadan ve araba bir an renk değişimine maruz kaldı. Yavaşça maviye doğru kayan rengi, etrafından dolaşan kırmızılık tarafından esir edilmiş olsada çırpınışları onurluydu. Masumiyet arabadan çıkartılıp yere atıldığı zaman artık araba fondaydı. Sürünerek kaçmaya çalışan masumiyetin, çabalarının boşuna olduğu evin içerisinden rahatlıkla görülebiliyordu. Ama suratı değişmedi ya da üzülmedi. O sadece masum bir ruhu alıp kutusuna koyacaktı. İçeri girdiklerinde kızın çığlıkları, üzerinde bulunduğu tahtaları yiyen böcekleri korkuttu ve...
Hızla içeri doğru itilen kız, ilk kez gördüğü birçok aletin üzerinde durduğu bir masaya çarpıp yere düştü. Adam, hışımla ve burundan bir nefes vererek sürgülü kapıyı kapatıp etrafı karanlığa gömdüğünde hemen masanın yanına gidip korkmuş kızı koltukaltından yakaladı. Topukları yere sürten kız şiddetli acı yüzünden çığlık çığlığa ağlıyorken adam hiçbir şey olmuyormuş gibi yoluna devam etti. Kocaman bir fırının yanından geçtiler ve alt kata inen bir merdivene açılan kapıdan içeri girdiler. Alttan üçüncü basamaktan itibaren başlayan pis su adamın giydiği botları -tabanları sökülmüş- açıklıyordu.
Kayıt No A33503
Mahzenin ortasına otuz santimetre derinlikte bir kuyu kazıp içine bir kafes yerleştirmiştim. Kafes sadece tek bir insanın girebileceği boyuttaydı. Kafesin içerisindeki su, içine koyulacak minik bir kızın anca boynuna kadar gelebilirdi. Öyle de oldu. Kızı kafese tıktım. Mahsenden çıktığımda botlarıma ve pantolunuma yapışan sülükleri temizleyip tekrar suyun içine attığımı hatırlıyorum. Hiç kolay bir bekleyiş olmamıştı ama mükemmel bir resim olması için çok beklemem gerektiğini biliyordum. Devamlı çığlıkları kesildikten, tam hatırlamıyorum ama sanırım beş ya da altı gün sonra, onu kafesinden çıkarmaya gittim. Kafesin yanına gittiğimde suyun altında olduğunu gördüm. Onu kafesinden çıkarttığımda derisi çok az görünüyordu. Sülükler kıza sarılmışlardı. Derisinin bazı yerlerinde tırnak izleri vardı. Belli ki savaşmıştı. Tüm sülükler sıkı sıkıya deriye tutunmuş ve gövdelerini sallayarak dans ediyorlardı. Karmançorman bir danstı ama ben bunun ne dansı olduğunu biliyordum. Bu zaferlerinin dansıydı. Hepimiz gibi onların da tek yaptıkları şey yaşamaya çalışmaktı. Ama böyle yaşamayı onlar istemiyordu. "İsyan" denilen şey bu olsa gerekti.
Tanrı, bomboş karanlıktan sıkılıp Dünya'yı yarattığında kafasında belli bir oyuncak sayısı belirlemişti ve ona göre parça imal etti. Her oyuncak için ayrı ayrı parça imal edeceğine, her parçayı verdiğinden geri alıp bir sonrakine vermeyi uygun görmüştü. Tabi nüfusun bu kadar artabileceğini tahmin etmemişti. Ölenlerden aldığı parçaları yeni doğacaklara takarak döngünün devamlılığını sağlıyordu ama kafasındaki sayı aşıldığında hesapta olmayan yeni oyuncaklar, eksik parçayla dünyaya geldiler. Kısacası fabrikasyonum sırasında bana elde olmayan nedenlerden dolayı bazı parçalar takılamadı. Aslında Tanrı yeniden parça üretebilirdi ama bürokrasi işte. Başlarda kimse fark etmedi. Yavaşça kavradım ki diğer insanlara nazaran eksiktim. Ben de yapmam gerekeni yaptım. Her canlı gibi farkında olabildiğim kavramlar üzerine yoğunlaşıp, içgüdülerimi izledim. Merhameti olmayan gerçek anlamda zalimliği fark eder. Fakat asıl önemli olanı sonradan fark ettim. Tanrı'nın planı buydu. "Merhamet"i harcayan insanlık bir merhametsiz tarafından cezalandırılacak ve fabrikadaki eksikler giderilecekti. Tüm bu başta olmayan karşıt kavramlar, var olanın tüketilmesi yüzündendi. Ben sadece bir sülüğüm.
İdam edilirken herkesin yüzündeki ifadeyi görebiliyorum. Aynı iş bakındaki ben gibi bakıyorlar ama orada yalnız olduğumu biliyorum. Benim tersime hepsinin ölüm için nedenleri var.
Yakınlarını öldürdüklerimi seçebiliyorum. Onlar, içlerine dolan intikam isteği ve kinle, kararan gözlerle bakıyorlar. Her zaman, kayıtsız şartsız inandıkları bağışlayıcı tanrılarıyla, akıllarında pazarlık edip bir kereliğine ona sırt çeviren koyunlar tarafından güdünmüş, kendilerinden ödün vermeyi alışkanlık haline getirmiş koyunlar var karşımda.
Burunlarından çıkan nefret dumanları, tüm salonun üzerini örtüyor ve çürümemi hızlandıracak böcekleri zehirliyor.
Farkında olmasalar bile hüzünlerine ortak olan gözyaşları beni ve çiçeğimi besliyor. İçimdeki şiddet tohumlarını büyütüyor. Ne kadar üzücü, ne kadar ironik diye düşünüyorum. Bilseler yakınları için gözyaşı dökmezler miydi Beni yaratan etmenin, yaptıkları şeylerin sonuçlarının farkında olamamaları olması düşünüldüğünde bu onlar için fark etmez.
Karnımda peydahlanmış çiçek büyüyor ve şu anda bu salonda olanlardan birinin oğlu yine bu salonda olanlardan birinin kızına koparıyor. Kokluyorlar. Ama neyi Çürümemi engelleyen ve aileleri kaynaklı nefret dumanlarını içlerine çekiyorlar. Nefret etmeyi öğreniyorlar.
Daima kalıplar içinde yaşayan, her konuyu bundan dolayı saçma sapan yerlere çekebilen, şeffaf, ön görülebilir söz ve hareketlerle yaşayan, günü yüz kelimeyle kapatıp etrafına sövebilen ve asla cellâtlarım olmalarını istemediğim ama bunun kaçınılmazlığını kabullenip hepsini bağışladığım et parçaları. Saçılmalarını izledim. Büyümelerini ve büyümelerini.
Her gün yürüdüğünüz yolun kenarına bırakılmış kedi leşinin, oradan her geçişinizdeki değişimi, yaşamın sizin üzerinize uyguladığının yüz kat hızlandırılmışıdır. Nefretinizle bu süreci yavaşlatın ve cesetlerinizi ebedi kılın. Ama bilin ki tek yaptığınız etrafınıza iğrenç kokunuzu yaymak olacak.
Her gün aşındırdığınız yolun kenarına atılmış kedi cesedinin, oradan her geçişinizdeki değişimi, maruz kaldığınız sürecin yüz kat hızlandırılmışıdır. Nefretinizle bu süreci yavaşlatın ve leşlerinizi ebedi kılın. Ama asla bilemezsiniz tek yaptığınız şeyin iğrenç kokunuzu yaymak olacağını.
Bölüm 3 : Kurtuluş
Gözleri kapalı yağmacı, zifiri karanlıkta o yükseklikteyken tüylerini okşayan rüzgara kaptırmıştı kendini. Türünün korsanı olan yağmacı, bunun için gerekli olan çeviklikle kanatlarını gerdi ve hava akımından yararlanarak yükseldi. Aşağıda yaşayanlara nazaran kadim yaşamında bunu birçok kez yapmıştı ve o ana kadar da gözleri kapalıydı. Hava akımının geri itişini yenerek ileri doğru uçmaya başladığında, önce görünmez ince bir tülün içinden geçti. Yola çıkmıştı ve bir sonraki tüneğini göremese de biliyordu.
Uzun zamandır uçuyordu ve çevresinde bulunan cisimler potansiyel tünekler olsa da durmadı. Hanımefendiler, beyefendiler ve yeniyetmelerin yanlarından hızla geçti ama bir korsan bir züppeye ne kadar saygılı olabilirse o kadar saygıyla. Kendisini yeni gören züppelerin, hakkında ne düşündüklerini konuşmaları sırasında o, kendinden emin kanat çırpışlarıyla mesajı ileteceği şeye olan güvenini yansıtarak ilerledi. Güneşi arkasına almış ve tüm yaşamı boyunca inanması istenmiş ya da sağlanmış her şeye sırt çeviren zeki biri gibi karanlığa kaçıyordu. Gerçek sapkınlığa doğru bir kaçışı simgeliyordu güneşi arkasına alan yağmacı.
Kısa süre sonra mesajı bırakacağı yeri gördü ve hızla dalışa geçti. Daha önceleri defalarca tünemiş olduğu yerdi orası. Son görüşünden bu yana hiçbir şey değişmemişti. Kanatlarını hızını azaltmak için kullandı bu sefer. Ve çatıdaydı artık. Takip edilme riskine karşı etrafını kolacan etti hiçte aceleci olmayan bir tavırla ama hızlı boyun hareketleriyle. Pençeleri kiremiti kavradı ve orada olma nedenine yoğunlaştı. Tırmalamaya başladı, her korsanın bir gemiyi batırışından sonra odasının görünmeyen bir köşesine hançeriyle bir çentik atması misali ve ...
Oynaşan kiremitlerin sesleriyle uyanırım. Sanki biri oraya çıkmış ve üzerlerinde yürüyormuş gibi. Ama aslı çok farklı. Yağmacı bana yapmam gerekenleri söyler. Pençeleriyle kiremitleri kazır ve mesaj bu yolla bana iletilmiş olur. Yağmacı acımasızdır aynı benim gibi. Yağmacı güçlü ve zekidir. Yaş, ırk, cinsiyet, din onun için önemli değildir. Beni seçmesi bir şeref. Benim için büyük bir onur. O, benim peygamberimdir.
Sakin bir akşam yemeği için kendine söz vermişti sabah işe gelip uyanmak için kahve aldığında bir yandan da bu iş yoğunluğuna söverken. Gerçekten de öyle olacağa benziyordu. Harika bir salata. Tam kıvamında Amsterdam tarzı gözleme. İki sene önceki yılbaşından kalan bir Fransız şarabı. ...! ...! Bu koku da ne
Kayıt No A33509
Tüm uzuvlarını söküp farklı yerlere diktikten sonra aynı yöntemle oluşturduğum diğerlerinin -Bir kadın, bir erkek çocuk ve bir kız çocuk- yanına yerleştirdim. Kafalarının olacağı yerde kiminin eli kiminin bacağı vardı ama bu sahne pek komik gözükmüyordu. Birbirleri içine soktum hepsini. Mutlu, birlikteliğin değerini bilen, tüm sorunlarına rağmen bu iki etmeni bozmayıp beraberce, birbirlerine tam anlamıyla kenetlenen örnek bir aile miydi yoksa bu kargaşa ortamı onların aslında ne olduklarını, kafalarındaki pörsümüş düşüncelerin curcunasını mı yansıtıyordu İşte bu kartın Umut kartı olmasını istedim. Çünkü ilk seçeneğin olabileceğini, bu kartı, aile olarak değil, genel anlamda düşündüğümüzde düzene yaklaşılabileceğine olan umudum neticesinde isimlendiriyorum.
Altı yaşındaki kızı fırına attığımda bana bu gücü verenin tebessümünü hissediyordum üzerimde.
Sistemdeki düzinelerce boşluk, yönetenlerin beyinlerinin olacağı yerdeki hava kabarcıkları yüzünden olmalı diye düşündüm. Cesedi yakınca ortada kimyası değişen çamurdan başka bir şey görmedim. Ceset yoksa cinayette yoktur. Ceset bulunana kadar kayıp vakasıdır ve kızının külleri arasında yüzen adam su üzerinde güneşlenir. Bir anlık huzur bulur. Kızı onu kucağına alır ve suda batmasını engeller.
Minik kızın cesedini yakarkenki kokuyu hissediyorum bu idam salonunda. Şimdi anlıyorum o kızın da bana kin duyarak öldüğünü. Aynı koku var. Aynı puslu dumanlar yükseliyor gözümün önünde.
Fırının içinden çıkan dumanlar rahatsız ediciydi. Ama normaldi. Sadece vücudu değil geleceği de yanıyordu ve çevresinin ona yükleyecekleri. O da ileride bir et parçası olup arka bahçesinde saçma sapan konuşacak ve tek temennisi mutlu bir aile ve ülkesine yararlı bir birey olması olacaktı.
Bu insanlardan biriydi deste hazırlamaya beni teşvik eden. Mistisizm ile ilgili bir şey yapıyorsanız, kurban vermezseniz atmasyondan ileri gidemez. Falcı eşime benim ona tecavüz edip onu öldüreceğimi okuyor o kartlardan. Eşim karo sekizi seçiyor. Bu benim onu öldüreceğim anlamına geliyor. Dahası eşim de buna inanıyor. Eğer inanıyorsa bu fal gerçek olur işte çünkü buna katlanamam. Yaşamımı paylaştığım, uğruna tüm hayallerimden vazgeçtiğim biri böyle bir şeye inanabiliyorsa buna katlanamam.
Falı gerçeğe dönüyor falcının.
İroniler içinde yüzüyor bir an,
Bir an ise kan gölünde.
Vücudunu taşıyan çenesi,
Tabutuna sığmıyor artık.
Bir zamanlar arkamdan gülmüşlerdi.
Artık önümde diz çökecekler.
Kimse yaptıklarının, inandıklarının, söylediklerinin sonuçlarını umursamıyor mu
Kimse "Ben ne yapıyorum" diye sormuyor mu kendine.
İşte ben, o insanları öldürürken kimsenin o kalın kafalarının alamayacağı sebepsizlikle yaşıyorum. Kan şehrinde kral, yalanlar şehrinde idam mahkumuyum.
Destemi tamamladım. Şimdi sıra sizde. Bir kart seçin ama bana göstermeyin. Çünkü umurumda bile değil.
Çentik çentik kiremitler üzerinde, rüzgara rağmen asil duruşunu bozmadan kapalı gözlerle karanlığı izliyor ve bugünkü işini bitirmenin verdiği haz ile göndericisine gülümsüyordu yağmacı. Tüyleri oynaştı ve yine kanatlarını gerdi. Geldiği yere geri dönüyordu. Güneşe doğru ilerledi. Bu sefer ondan kaçmasına gerek yoktu. Artık yeterince güçlüydü. Siyah tüyleri tüm ışığı üzerine çekti tıpkı hasmının tüm enerjisini içine çekiyormuş gibi. Savaş naraları gagasında ciyaklarken tek başına ilerledi. Korku, tereddüt yoktu. Sadece geldiği gibi kendinden emindi. Bu işi bitirecekti yağmacı. Havaya karışmaya başladı ve aniden yok oldu yağmacı. Kısa bir süre sonra da kiremitlere vuran rahatsız edici hasım ışık. Güneş batmıştı.
Bölüm 4 : Fuck
Kolombiya yapımı machete ile sağ dizinin arkasındaki iki kirişi de kestim. Çelik, sertçe diz kapağına arkadan çarpıp tok bir ses çıkarttığında geceyarısını biraz geçmişti ve peygamberim tarafından bana verilen güç ile muhteşem bir dansa kaptırmıştım kendimi yeni kurbanımın evinin girişinde. Kloroform ile birini bayıltmak hatta zırlayan ve tepinip acısını dindirmeye çalışan birini bayıltmak çok risklidir çünkü bayıltmak için normalde verilen dozdan biraz fazlası ölümcüldür. Adamı evinden çıkartıp oraya giderken o bölgeden çaldığım bir sedana koydum. Daha sonra kendi arabamı bıraktığım yere gittim.
Karşıma çıkan herkes, namlunun ucunda duran ve en ufak bir çatırtıyı dahi sadece ürkek zavallıların yapacağı gibi tehdit sanan, kokuşmuşlar sürüsünden ayrılmış ucubelerdi. "Kan Kitabı"ndaki gibi ölü kalabalıklarının buluştukları kavşaklar olsa, bunlar orada birbirlerine çarparlardı.
Evet, hepsinin ortak özellikleriydi bu. Toplum denilen güdülmüş koyun sürüsü, otlatıldıkları yerdeki çimlerin, atalarının kanlarını gübre olarak kullanan atalarım tarafından büyültüldüğünü bilmiyor ya da inkâr ediyordu ve bu davranış Dali'nin piknik anlayışı gibi kirlenmiş bir düşüncenin yansımasıydı. Kabullenememezlik.
Şimdi atalarımın izinden giderken, düşündüğünüzün aksine hastalıklı olmayan beynimin beni bu amaç deryası içinde sarhoş etmesine izin veriyorum. İçinden aldığım her yudum beni daha da susatıyor. Bitmek tükenmek bilmez egoların doğduğu yere kusmak için içebildiğimden de fazlasını içiyor, üzerlerini safra ile örtmek için sabırsızlanıyorum.
... Gördüğü karşısında dedektifin bu tür manzaralara alışmış gözleri bile faltaşı gibi açıldı. Bu fotoğrafların gerçek olup olmadığının sorgusu çok çok önce bitmişti ama dedektif bunu kabullenememiş, insanca düşüncelerle zaman kaybediyordu. Baktığı şeylerde hala insanca şeyler aramasının saçmalığı bir yana bu adam tüm kayıtları da dinlemişti. ...
Öyle bir savaş çıkmıştı ki. Herkes üstünlüğü elinde tutmaya çalışıyor, kendilerine verilenin kıymetini bilmeden aldıkları ya da çaldıkları şeylerin yetersizliğine de söverek yeniden çalıyordu. İradenin tükendiği, bilinmese de kısa süreli olan bolluğun başladığı o nankör sürecin ortasında, olan bitenin farkında olan nöbet tutanlardan olmak zamanın şartlarında başarıydı normal olması gerekirken. Elbette vardı bu olanları görmek istemeyenler. Katlanılmaz olanı seyretmek zorunda olanlar. Ya da tüm bu yıkımdan nasibini alma sırasının kendisinde olduğunu düşünüp haklı olarak korkanlar. Buradan çıkma imkanı, aynı bu rezil süreci başlatanların beyinleri gibi kısıtlıydı, hatta yoktu. Ya kanatlarının olması gerekiyordu ya da derin nefes alabilmeliydin. "Kuşlar gökyüzünde yükseklere saklandılar ve balıklar suda derine". Korku ya da iğrenç olana daha fazla katlanamama, benimki gibi hastalıklı bir beyine gebe bıraktı yalnızlığı.
Hastalıklı beynimiz bizi içine çekiyor
Kurallara boyun eğmedim ve insanlığın nefesine
Yaşamaktan haz almak yerine yağmur gibi
Kötürüm sözcüklere ve histerik düşüncelere
Yalnızca sessizliğe ve karanlığa dayanmak
Tüm irdelenenlerden kaçışa ve sürükleniş savaşa
Yavaşça açığa çıkan bir illüzyon parçasından
Başarısız bir denemeye giden dikenli yola.
Kimse o kadar hızlı salıncakta sallanamaz.
Her şey geriye gidiyordu ona göre. Bir anda görüyordu her şeyi ve ardından hızla uzaklaşıyordu. Ağaçlar, insanlar, arabalar. Nereye gittiğini, başına neler geleceğini, gördüğü her şeyi son kez gördüğünü asla bilemezdi. Çünkü ...
Bugün neferim bir tavuk getirdi. Kesinlikle tazeydi. Aklı bulanmamıştı henüz ve hala sadece gıdaklıyordu. Dakikalarca gözlerimi ondan ayırmadan baktım. Ne gördüğümü söylemeyeceğim. Tavuk çevirme için gereken o basit düzeneğin üstte olan ve çevrilen kısmının ortasından aşağı iki uzun zincir sarkıtıp bir anda onu salıncağa çevirmesi neden onu seçtiğimi bir kez daha kanıtlamıştı. Parmakları, George Winston'un hüzünlü parmakları gibi narin çalışıyorken işini ne kadar titizlikle yaptığını görebiliyordum.
Tavuk salıncağa oturdu. Sallanmaya, yüzüne çarpan rüzgâra gülümsemeye başladı. Biraz daha istedi. Biraz daha. Biraz daha. O kadar hızlı sallanmıştı ki zincirin bağlı olduğu kalasın etrafında turlar attı ve çizdiği dairelerin çapı gittikçe ufaldı ta ki kalasa zincirlenene kadar. Gözleri hala açık, zevkin doruklarına çıkacağını zannedip bir karta figüran olmuş, tek derdi daha fazlası olan bir tavuktu. Artık o gözlerde ne gördüğümü tahmin edebilirsiniz.
Altındaki ateş yanmaya başladığında sabırsızlanmaya başlamıştım. Acıkmıştık. Aslında kart için düşünülen kare şu an hazırdı. Ama karedeki en önemli detay olan gözlerdeki ifadeyi yakalayabilmek için bekliyordu neferim. Hala narin olan parmaklar artık hüzünle değil sabırla besleniyordu. Bense dönen kalasın üzerine tünemiş, az sonra tavuğu didikleyecek olan yağmacıydım. Ben zaten yağmacıyım. Bu kartta rol yapan yok. Kimsenin kurban rolü oynadığı da yok.
Sonrasında o gözler. Bir şeye sövüyor gibiydiler. Süreçteki bu kıtlığa. İroniye. Onun için eğlencenin timsali olanın nasıl bir giyotine dönüştüğünü kabullenemeden, ürkek zavallılar gibi bakarak narin parmaklara lokmalar saçıyor, beni ise etiyle doyuruyordu. Ve aniden son buldu. Işık patlaması ve bir o kadar hızlı şekilde gelen ölümü ile verebilecek hiçbir şeyi kalmamıştı. Nesi vardı ki
Tüm bu kavgadan sıkılanlara
Davetiyedir bu orduma
Tükürün kurallarını ve tekdüzeliklerini
Kusun aynı onların yaptığı gibi karşılarındakilerine
Bu hepimizin tek sığınağı onlara karşı
Yalnızız aynı onların bizi gördüğü gibi
Açız da aynı onların bizi doyuracağı gibi
Öldürün hepsini kirletemesinler nefesleriyle
Sığınağımızı fanatiklerden önce
Savaşın sonunda saklananların hiçbiri kaderlerini değiştirememişti. Bu reziller her yere ulaştılar. Aynalar ve babalar tiksindiricidir. Tüm derinliklere indiler ve bulutlara rasgele mızrak batırdılar. Kaderlerine boyun eğen nöbetçiler yüzeyde birbirleriyle buluşmuşlardı. Ölü kuşlarla karaya vuran balıklar mağlubiyetin yeni sembolüydü. Yağmacı tarafından alt edilmiş güneş her fırsatta tekrar utanmadan ayaklanırken ve karanlığı delip bu sembolü gözler önüne sererken nasıl kazanabilirdik. Muhteşem bir gücü ısısı ve ışığıyla arka planda saklayan bir güç bile onların tarafındayken nasıl kazanabilirdik. Çırpınışların sonuç vermemesi neyi ima ediyorsa etsin ben burdayım. Duamı okurken aklımdan geçen tek tanrı benim ve kendimi yüceltiyorum.
"Harika bir hayatım oldu". Evet bunu biri daha söylemişti ve kaç kişi buna inanmıştı bilmiyorum. Bana da kaç kişi inanacak bilmiyorum ama ikimizin de umrunda olduğunu sanmıyorum.
Kubrick'in son sözü benim bilinçli olarak kapatacağım çenemden çıkan son söz olacak.
Comment Moment İstemez.
Baykuş
Sanki çok çalışıyormuş da yoruluyormuş gibi "Bir tatili hakettim" diyip ücra bir köşede bel ağrısı nedeniyle aşağı kısmını bırakacağını ve böcek istilasına uğrayacağını bildiği halde bungalova yerleşen, sabah, dalgaların üzerinde kahve ve gazete ile kahvaltı yapmayı zevk sayan yazarlar vardır. Çok harika bir hikaye yazmıştır kendince ve durup durup okur, "yayına girmeden önce yapacağım eklemeler olabilir mi acaba diye bakıyorum" diyerek kendini kandıran yazarlar. Karşılaştığı şey hemen onun vazgeçilmezi olur ta ki başka güzel bir şeyle karşılaşana kadar. Ne yaparsa yapsın geçmişin gölgesinde olacağına inanır ve içten içe bu düşüncenin onu yaratıcılıktan uzaklaştırdığını düşünerek kendi kendini paralar.
Ben onlardan biriyim.
Bir tatili haketmiştim ve kahvemi yudumlarken dalgaların üzerinde, okuduğum bir haber tatilimin sonu olmuştu. Bu, burada olmamı manasızlaştırsa da aldırmadım.
Haberin özeti şuydu.
İki define avcısı şans eseri buldukları Altın bir Baykuş yüzünden anlaşamamış ve tartışmışlar, tartışmanın sonunda biri diğerini öldürmüştü. Katil yakalanmış, eser ise müzeye götürülmüştü. Eserin ne olabileceği, kaçıncı yüzyıldan ya da hangi medeniyete ait olduğu hakkında tartışmalar haberin altında uzayıp gitmiş, saçmalayıp durmuştu. Ben onun ne olduğunu tam olarak bilmiyordum ama ne olmadığını biliyordum. O rastgele bir tarihi eser değildi.
Ben iki tane baykuş biliyorum altın olan. İkisi de bunu yapabilecek karakterde kötücül baykuşlar.
Bana ya da onları tanıyan herhangi birine sorarsanız, bu iki genç adamın arasındaki problemin haberdeki gibi para olmadığını söyleyeceğizdir.
Bu baykuşlardan biriyle tanışmam Yunan mitolojisine ve İzlanda'daki Briet'e, diğer Baykuş ile tanışmam ise dallanıp budaklanmış bir yolun sonunda karşıma çıkmıştı. Yolun başında ise Helena Petrovna Hahn vardı. Hahn'ı araştırmalarım sonucunda ilginç bilgiler edindim ve izlediği yolun ne olabileceğini düşündüm. Belki gözden kaçırdıkları olmuştur.
Araştırmalarım beni başta doğuya, Hindistan'a sürükledi. Sonra kaybolmuştum. Ayak izleri burada silikleşmişti. Kitaplarında bahsetmiyordu Hahn bu yollardan. Elimdeki bilgileri birleştirdim. İhtimalleri gözden geçirdim ve bu durum beni Mısır'da bir şehre çıkarttı. Kahramanımız ise bir büyücüydü. Bu kadar ön bilgi yeterli olur mu bilmiyorum ama bu baykuşları anlatmak için sabırsızlanıyorum.
İzlanda'da bulunduğum günlerde Straumsvik'de tanıştığım koleksiyoncu bir bayan tarafından dokunmama izin verilen bir eserdi.
Şimdi okuyacağınız şey 1546 yılında Roma Engizisyon mahkemesinde, büyü için çalındığına karar kılınan Etrüsk dönemine ait bir mezar taşı sebebiyle yargılanacak suçlunun mahkemesi öncesinde Engizisyon sorgucusu tarafından Santa Maria della Consolazione kilisesinde halka okunmuş hikayenin ilk sayfasıdır.
Bence bir engizisyon yargıcının bilinen bir mitolojik öyküyü bilinmedik taraflarıyla beraber halka anlatmasını anlamsız kılan tek şey kayıp sayfalar. Bu sorgucunun bu hikayeyi mahkemeyle ilişkilendirmiş olduğuna adım kadar eminim. Ne şekilde ilişkilendirdiği ise ciddi anlamda kafamı kurcalayan, merak ettiğim bir konu.
Bu kadar çabuk ölmeyi haketmediniz.
Apollon'un sesi yankılandı Hades'te gümüş yayını Ephialtes'e doğrultmuşken. İki kardeşi götürmek için bir Nymph belirdi uğursuz bir baykuş ile Hades'in o puslu havasından. Onları Apollon'un bakışları altında birbirlerini göremeyecekleri şekilde direğe bağladı yılanlarla beraber. Kulağına bir şey fısıldadı baykuşun ve nazikçe yere bıraktı Nymph, ortadan kaybolmadan hemen önce.
Baykuş çığlık atmaya başladı. Bir Harpy'nin çığlıklarından bile beter şekilde çığlık atmayı sürdürdü iki kardeşin Hades'teki işkenceleri süresince. Görevi bittiğinde Nymph tekrar belirdi. Baykuşu nazikçe yerden aldı ve canlı canlı onu altına çevirdi. Apollon'a taktim etti.
Bir sonuca varmadan önce size diğer baykuştan da bahsetmek istiyorum. Sonra habere farklı bir boyut getireceğim.
Hükümdar Aziz tarafından istenen ve ölümünden sonra Hükümdar Hakim tarafından devam ettirilen araştırmanın sonuçlarından*.
El Ezher Üniversitesi, 1002
Araştırma, Nübye çölü ve Nil arasında sıkışmış büyük ve yaşlı Kerma şehrinin kuzeyindeki Üçüncü şelale ile Kava şehri arasında kalan bölgeyi kapsıyordu. Ben ve ekibim, Rekheteph'in papirüs ve çeşitli el yazmalarına daha önce bu bölgede rastlandığından, Timna'dan Kush'a gelirken izlediği yolu daha sonra araştıracaktık.
Şahsına ait bulduğumuz ilk el yazması oldukça yıpranmıştı. Yer yer okunmayan kısımlar ve çözemediğimiz şifreli bir dille yazılmış bir kaç şiir ya da şarkı ya da büyü** vardı.
Mısır'lı rahip Rekheteph'in Vitriol başlıklı el yazmasından***.
…
…
Ritüel sıradanlığını koruyor.
Denek olan Kuş'un huzursuzluğu artıyor.
Yeteri kadar papirüs bitkisi almak için büyücüye gittim.
…
Kuş rahatsız olmaya başladı. Alışık olmadığı süptil ortam neden olabilir.
…
…
Astral yolculuğu başarı ile tamamlandı. İzlenimler olumlu.
Kuş yaşıyor. Kafesinde normal davranışlarını sergiliyor.
…
…
Dizeler düzeltildi ve gitmeye hazırım.
Düşüncemdeki şeyle karşılaştım. Bir ilah ile. Kolları kıvrık, … yok.
Ona hediye ettiğim Kuş'u geri verdi. Çok vahşi olduğunu, burayı hak etmediğini söyledi.
Ondan özür diledim.
… bozdu ve kutsal olana küfür etti. Kuş'un altın olacak ki değeri nedeniyle herkesi kendine çeksin. Her yerde yıkım, ölüm ve … getirecek. Gücü yavaşça tükenecek ve kendi içine … yok olacak. Ama o … … beslenecek.
Seyahatim bitti. Geri döndüm. Kuş'un altına dönüştüğünü gördüm. Kaskatı kesilmiş, kıpırdayamıyor. Lanetli Altın bir Baykuş.
…
…
…
…
Korkmuş ve … Kurtulmak için onu bir Nil tüccarına sattım.
Bana sorarsanız o iki adam bu baykuşlardan biriyle karşılaştı. Hangisi olabileceği hakkında bir tartışmaya giricem mantığım ve duygusallığım arasında. Mantığım Büyücünün Baykuşu diyor. Duygusallığım ise Yunan Mitolojisinin kendi iç dünyamda düşündüğüm gerçeklik payı ihtimalinden kaynaklanıyor. Olayı kurcalamak istemiyorum çünkü ortada olası bir lanet var ve filmlere konu olmak gibi bir niyetim yok ya da gazetedeki başka bir haber olmaya.
Bu iki hikayeyi bilen birinin, ki bana sorarsanız sadece birini bilseniz de yeterli, böyle bir haberi okuduktan sonra vereceği tepkiyi hayal edebilirsiniz. Bir yazar için tatil demek kalemden, kağıttan, kitaplardan uzak kalmak demektir. Benim tepkim ise bu hikayeyi yazmak oldu. İyi oldu.
* al-Dawla al-Fātimīya syf: 585-586.
** Daha sonra İsviçreli Arkeologların bulgularıyla karşılaştırılmış ve bunların Büyü oldukları kesinlik kazanmıştır.
***El-Mubari'nin araştırmalarını derlediği "History of Kush" adlı kitabından.
Comment Moment İstemez.
Sis
Dudağım iki aydır çatlaktı. Her gün boş yere krem sürdüm belki iki belki üç kez. Artık bir hastalığın nedeni olduğunu düşünmeye başlamıştım. Sık sık mideme iki saniyelik şiddetli sancılar giriyordu. Ateş nöbetleri geçiriyordum. Bir iki dakika boyunca vücudumun tüm noktaları cayır cayır yanıyordu. Bu, sıcağı sevmeyen benim, midemi bulandırıyor, kusmadan önce becerebilirsem soğuk bir yere atıyordum kendimi. Soğuğu tüm bedenimde hissedip vücut sıcaklığımın normale dönmesini bekliyordum. Böyle geçirilen üç günün ardından normale döndüm. Mide sancılarım seyrekleşti. Dudağımdaki çatlak ise olduğu gibi duruyordu.
Ertesi gün sırtımda üstten dördüncü omurga diskine denk gelen noktanın bir kaç santim solunda bir kaşıntı hissetmeye başladım. Kaşıntı gittikçe yerini sancıya bıraktı. Aynada farklı zamanlarda bir kaç kez kontrol ettim ama görünürde bir şey yoktu. Atletim o noktaya değdikçe şiddetli bir sancı beynime iletiliyordu. Alışık olmamama rağmen yüzüstü yattım. Zorundaydım. Sağlığım gittikçe kötüleşiyordu. Dışkımda o ziyafetten şikâyetçilermiş gibi kıvranan kurtçuklar görmeye başladım. Sırtımdaki nokta kendini kırmızı bir şişkinlik olarak belli etti. Dokunmaya cesaret edememiştim gerçi ama bir kere dokunduğumda orada misket büyüklüğünde bir yumru hissettim. Bulunduğum yerin elverişsiz koşulları herhangi bir doğru muayeneyi imkansız kılıyordu. Yeni mezun yirmili yaşlarının başındaki stajyer hemşirenin –ilacı yazan doktor değil hemşireydi gerçekten- sırtımdaki kırmızı şişliğe bakıp merhem yazmasına katlanamazdım. Zaten genelde sizi sapık olarak görüp suratınıza bile bakmazlardı. Gün geçtikçe yumru büyümeye, kendini göstermeye başladı. İyice şişmişti. Artık ucundaki irini görebilirim diye düşünürken –belki de bir sivilceydi- aynaya baktım ama kırmızı öylece duruyordu. İyimser düşünüp pyaemia* teşhisi koydum kendi kendime. Bir kere yumrunun altından tutup sıkma cesaretinde bulundum ama beynime çivi gibi saplanan sinyaller yüzünden neredeyse bayılacaktım. Lanet nöronlar. Bir kaç gün sabrettim. Artık yüzüstü yatarken zorlanmıyordum. Geçer, kaybolur gider diye beklerken, iki gün sonra şişlik elbiselerimin altından belli olacak kadar büyüdü. Sorunlar da.
Gece sırtımda bir sancı hissettim. Daha önceki nokta değildi. İlkinin bir kaç santim altında kalıyordu. Henüz görünmüyordu ama Cronenberg filmlerini hatırlatan şu ilki de başlarda görünmemişti. İki tane ile bitmeyeceğinden endişe etmeye başladım. Bir üçüncü hatta dördüncü her an olabilirdi. Bu hastalık, müsibet beni bu lanet yerde elim kolum bağlıyken yakalamıştı. Mide bulantılarım tekrar baş gösterdi. Ateş nöbetleri gece uykuda yakalıyordu ve kusturuyordu. Yediğim her şeyi çok geçmeden kusuyordum. Vücudum artık o yiyecekleri kabul etmiyordu. Tıbbi yardım almazsam öleceğimi düşünmeye başladım. Dışkım hayvan leşine, safram dışkıma, vücudum saframa benziyordu. İştahsızlığım ve yediğim az şeyi de kusmam nedeniyle bir haftada on kilo kadar verdim. Kulağım da sorun çıkarmaya başlamıştı "Ben de buradayım" der gibi.
Endişe verici şekilde bu olağandışı şeylerin beni tahmin edeceğimden daha az korkuttuğunu fark ettim. Buna bir anlam vermeye çalıştım ama başaramadım. Akşam yemeğinde en sevdiğim sebzeyi yediğimde ağzım buruştu. Ben seviyordum ama dilim sevmiyordu artık. Sanki çiğ et yiyormuşum gibi istemdışı bir hareketle anında çıkarttım. Midem yine bulanmaya başlamıştı. Safra, çıkmak için yer çekimini zorluyordu. Bununla ve bir çok ayrıntı ile beraber düşüncelerimin, huylarımın ve alışkanlıklarımın değiştiğini gördüm. Daha öncede sol elle mi yemek yiyordum? Bilmiyorum.
Sırtımdaki iki kırmızı noktaya dizimin biraz üzerinde baldırımdaki ismini bilmediğim o iki şişkin kasın arasında beliren biri katıldı ve ardından sanki hepsi çıkmak için birini bekliyormuş gibi belirmeye başladılar. Sağ kulağımın arkasında, sağ el baş ve işaret parmağım arasında, testislerimin altında – yürüyünce öyle acıyordu ki, sol koltuk altımda, sağ dirseğimin hemen üzerinde, sol göz çukurumda, göğsümün çeşitli yerlerinde, ... Ucubeye dönmüştüm. Artık dışarıdan bakıldığında tıbbi yardıma ihtiyacım olduğu apaçık belli oluyordu. Uyuyamıyordum. Yürüyemiyordum. Oturamıyordum. Hareketsiz şekilde ayakta durmak dışında hiçbir şey yapamıyordum, sol ayak serçe parmağımın altında da bir tane belirene kadar. Bu saçma durumdan kurtulmanın tek yolu ölmekti artık. Her hareketimde beynime kırbaç atan acı katlanılmazdı benim gibi bir ucube için bile. Ta ki değişen alışkanlıklarıma mazohist eğilimlerim eklenene kadar. Bu durumdan zevk almaya başladım. Kendimdeki değişimleri hayretle izliyordum. Bir hafta önceki "ben" artık ölüydü. Kendi mezarlığım olmuştum.
Duş almak için aşağı kata gittim ve birçok duş kabininden birine girdim, üzerimi çıkarıp sıcak suyun içine girdim belki bu şeyler hoşlanırdı. Bel hizamda sol tarafımdaki fayanslar çatlaktı. Su yüzünden olsa gerek fayanslar şişmiş, taş atılmış bir cam gibi kırılmışlardı. Duvar diğer taraftan vuruluyormuş gibi tek bir noktadan – taşın camı deldiği noktadan- şişmeye başladı. Tok sesler eşliğinde her seferinde genişledi ve yükseldi. Bir an yok oldu duvardaki bu şişlik. Fayanslar eski, baştaki çatlamış hallerine dönmüştü. Sonrasında tekrar kırıktı. Diğer taraftan bu tarafa doğru gelen birinin gelişini duyuruyormuşcasına giderek büyüdü. Tok sesler, ayak sesi oldu. Su sesi kesildi. Akmaya devam ediyordu su ama sesi yok olmuştu. Saçıma ve vücuduma çarpan suyu hissedememeye başladım. Sanki bir kısmım başka bir yerdeydi. Kırık büyüdü. Bir metre çapına ulaştı. Yaralarım sızlamaya başladı. Her zamankinden de şiddetliydi. Bayılmak üzereydim. Ardından vücudum sanki benim değilmiş gibi yabancılaştı bana. Gördüğüm bu el kimindi? Havayı, dudağımdaki çatlağın sızısını, vücudumdaki şişlikleri hissedemez oldum. Kırık tekrar kayboldu. Tekrar belirdi ve kaldığı yerden büyümesini sürdürdü. Tekrar kayboldu ve tekrar büyümesini sürdürdü. Bu saçma şey sıklaştı. Bu yaşadığım şeyin, hayal gücümün bir parçası olduğunu beynime açıklayamadım. Çıldırıyordum çıldıran biri bunu idrak edemese de. Yaralarımı hissettim. Dudağımdaki çatlağı. Suyun bana değişini.
Yere yığıldım. Gebeliğim sona ermişti. Doğurmaya başladım.
Sürünerek duş kabinini terk ettim. Dar koridordan geçip merdivenlere ulaşacak oradan da bu lanetli yerden kurtulacaktım. Peki ama bu lanetli bedenim ne olacaktı. Vücudumdaki bir çok delikten kan boşalıyordu. Belli belirsiz bir kaç düzine kanlı iz koridorun sonuna kadar uzanıyordu. Duvarlara, tavana ve tabana kan sıçramıştı ama ceset ya da herhangi ona benzer bir şey yoktu. Ayağa kalkmayı denedim ama kollarım, göğsüm ve dizlerim aynı anda bu isteği geri çevirdiler. Dışarı çıktım. Yağmur yüzünden izler silinmişti. Damlalar yaralarıma çarpıyor, beynimi acı dalgalarıyla sersemletiyordu. Bir sığınak aradım. Hayır durmamalıydım. Yağmurun altında ilerleyişimi –sürünüşümü- sürdürdüm. Benim olmayan vücut acısını benim olan zihnime aktarıyordu. Zihnim bu haksızlığa dayanamayıp iflas etti.
Uyandığımda hala geceydi. Sis çökmüştü bulunduğum yere. Yaşamam gerekiyordu. Tekrar doğurmam.
Etrafımda fokurduyor, saklıyor iğrenç varlığımı
Sürünüyoruz el ele, sessizce
Kucağına alıyor çocuklarımı, ebeleri değil mi
Saklıyor onları da masum gözlerden
*pyaemia : İltihabın kana karışması
Comment Moment İstemez.
Küresel Isıtma
Küresel Isınma;
Bilindiği üzere sera etkisi denilen hadise sebebiyle oluşuyor bu ısınma. Bu etki aslında hep vardı ama bu kadar fazla değildi. Denge durumunda değil diyelim artık. Şöyle ki;
Bu sera etkisi ısıyı bir miktar tutan gazlar sayesinde oluşur ve bu gazların tuttuğu ısı göllerin, nehirlerin donmasını ya da buzulların erimesini engellemek gibi meziyetlere sahiptir. Bu, meziyetlerinin sadece bir kaçı. Aslında ortalama sıcaklık değerlerinin korunmasında büyük bir önem taşıyor dememiz yeterli.
Başımıza gelen şey ise kısaca şu;
Bu ısıyı tutan gazlardan atmosferde o kadar çok var ki ortalama sıcaklık artıyor. Peki bu sıcaklığı nasıl tutuyorlar. Tabi ki Snell Yasasına göre. Lisede gördüğümüz ışığın kırılması esaslarına göre. Çok yoğun ortamdan az yoğun ortama geçen ışın ikinci ortama her zaman geçemez. Kritik açıdan büyük açı ile geldiklerinde artık kırılmadan bahsedilmez. Işın artık yansıma yapar. Kritik açının 90 dereceye yakın olması önemlidir bu durumda fakat kritik açıyı sıfıra yaklaştıran durum yani ortamlar arası yoğunluk farkının fazlalaşması durumu, gelen ışınların birçoğunun yansıma yapması anlamına gelir ki bu durumda güneşten gelen ışınlar dünya yüzeyine çarpıp yansıdıklarında ve tekrar atmosferden dışarı çıkmak istediklerinde başarısız olurlar. Ve tekrar yüzeye yol alırlar. Bu durumda da güneş ışını atmosfer içerisinde kalmış olur ve içerisi ısınır.
Sera gazı dediğimiz Karbondioksit, metan, ozon gibi gazlar orada daha önce de tünemişlerdi. Fakat doğa onları temizlemesini bilmişti. Uzun bir süreçti ama şu anda bizim yaktığımız kömür, kullandığımız petrol o temizlenmiş karbon minerallerinden başka bir şey değil.
Dünyanın güneşten gelen ışınları yansıtan en iyi silahı buzullardır. Ayna görevi görür. Fakat su sünger görevi görür ve ısının bir kısmını çeker. Küresel ısınma olayının ivmesinin artmasının sebebi budur. Buzullar eridikçe erimeleri daha hızlı hale gelir. Kaldı ki şöyle bir şey de mevcuttur. Bunu evde de deneyebilirsiniz.
İki 50gr'lık buz parçasıyla tek bir 100gr'lık buz parçasını suya atın. 100gr'lık tek parça daha sonra eriyecektir. Buzullar erimeye başladıkça kırılmaya, daha küçük parçalara ayrılmaya başlıyor. Buzullar eriyip, açığa çıkan su, çatlaklardan buzulun altına sızıyor. Bilim adamları bu suyun derinde tekrar donacağına inanıyordu fakat böyle olmadı. O su buzulların parçalanmasını hızlandırdı. Bu yüzden buzullar sanıldığından daha hızlı küçülüyor. Küçüldükçe güneşten gelen ışınları yansıtamıyor. Işınlar içeride kaldıkça ortam daha da ısınıyor. Erimesi de hızlanıyor. Tuzlu suyla karışıyor. Suyun yoğunluğunda bir değişime neden oluyor. Bu değişim sıcak su-soğuk su akıntılarının dengesini bozuyor. Dünya iklimini şekillendiren Gulf-Stream akıntısı gibi.
Ayrıca renklerle ilgili bir durum da var. Ne rengi kardeşim. Dünyanın düzeni altüst olmuş sen modadan bahsediyorsun diyebilirsiniz fakat benim bahsettiğim şey tam olarak o değil. Başka bir deney daha yapmanızı isteyeceğim.
Elinize 2 adet karton alın. Karton ya da başka bir şey önemli değil. Sadece ikisi de farklı materyal olmasın. Önemli olan materyallerin renkleri. Birinin rengini beyaza diğerininkini siyaha boyayın. Güneşin altında bir süre (örneğin 1 saat) bekletin. Sonra ikisine de dokunun. Hangisi daha sıcak?
Aklınıza 1 kilo pamuk mu daha ağırdır 1 kilo demir mi sorusu gelebilir. Her ikisi de aynı ısıda diyebilirsiniz. İkisi de 1 saat kaldı güneşin altında diyebilirsiniz ki yanılırsınız.
Siyaha boyadığınız kartonun daha çok ısınacağını söylesem ne derdiniz?
Biz etrafımızdaki şeyleri onlara vuran ışık sayesinde görürüz. Obje ne renkse ışık o rengi bize yansıtır. Işığın içerisindeki diğer renkler objenin üzerinden yansır.
Siyah denilen renk, tüm ana renklerin karışımı olduğundan ışık obje tarafından tamamen emilir.
Beyaz renkte ise durum tam tersidir. Beyaz buz yerine siyah deniz tabakasına temas ediyor güneş ışığı. Buz tabakalarını beyaza boyadığınız kartona, denizleri de siyaha boyadığınız kartona benzetebilirsiniz. Beyazın eriyip siyaha dönüşme hızı her seferinde artıyor. Dönüşme hızındaki artış da artıyor. Yani ivme artıyor.
Bu durumların toplamında Küresel Isınma kavramı oluşuyor.
Neden anlattım şimdi bu kadar ıvırı zıvırı diye sorabilirsiniz. Bilmelisiniz ki bu çok gizli bir projedir ve yeterli çoğunluk sağlanabildiğinde organize olacaktır.
Küresel ısınma tehdidi uzun süredir var olan bir şey ama dünya normal ısısından şu anda 0.8 derece daha sıcak durumda ve bu yaklaşık 20 senede gerçekleşen bir olay. Hem de üzerine bu kadar duruluyorken. Dünyanın ısısı normalinden 2 derece daha artacak olursa –şu zamandan itibaren 1.2 derece daha- geri dönülemez bir hal alacak. 2 derece kritik sıcaklık anlamına geliyor. Sonrasında elimizden bir şey gelemeyeceğine inanılıyor. Ve böyle devam edilmesi durumunda dünyanın kritik 2 derece ısınması olayının 50 ila 100 yıl sonrasında, biz iyimser olalım -iyimser- 50 yıl sonrasında olacağı öngörülüyor.
Şu an yirmili yaşlarımızın baharında, atıp tutabildiğimiz, yaşıtlarımız gibi koşup oynayabildiğimiz bir yaştayız.
Küresel ısınma bilim adamlarının öngörüleriyle en iyi ihtimalle 50 yıl sonra geldiğinde biz 70'li yaşlarında olacağız. Ayrıca o zaman dünyada bir kargaşa hakim olacak. Biz 70'li yaşlarındaki dedeler, nineler o kargaşaya ayak uyduramayacağız. Yağmalayamayacağız, milletin elinden ekmeğini alamayacağız. Onlar bizden alacaklar. Ve bu küresel tehdit bize bokluktan başka bir şey getirmeyecek.
Ama tam bu anda, öldük, mahvolduk derken bizim projemiz devreye giriyor hiç merak etmeyin. Şöyle;
Biz sağlıklıyken, 100 metreyi 10'lu saniyelerde koşabiliyorken, bir sıçrayışta 3 metre kat edebiliyorken bu küresel ısınma püsürü olacak.
Küresel ısınma ardından gelen buzul çağına yetişirsek ki hızlandıracağımız bu süreçte bu da hedeflerden biri olacak, atik, sinsi ve güçlü olmamız gerekiyor. Bilim adamları daha önce meydana gelen buzul çağının 10 yıl içerisinde geliştiğini zannediyordu. Ama bu son araştırmalarla 6 ay içerisinde meydana geldiği keşfedildi. Yani olayı kafanızda büyütmeyin. Hiç zor değil.
İleriki 50 yılda beklenen küresel ısınma tehdidini önümüzdeki 10 yıla indirgemek ve aksiyona daha genç girebilmek için çalışıyoruz. William Butler Yeats'in dediği gibi. Yaşlılara yer yok.
Bunun için bazı yollar mevcut. Toprağı sudan mahrum bırakmak ve öldürmek, ormanları yok etmek, buzulları parçalamak ve/ve ya yok etmek, sera gazı yayılımını arttırmak için girişimlerde bulunmak … liste uzayıp gidebilir.
Bunlar size ne kadar hayal geliyor ise bana da o kadar hayal geliyor açıkçası. Beni umutlandıran şey bu gerçekleşmesi operasyon gerektiren, maddi desteğin olması gereken büyük işler değil aslında. Beni bu projeye başlatan ve umutlandıran şey belki ilk kez duyacağınız bir tabir. Permafrost.
Permafrost tabiri jeolojik bir terimdir. 2 yıl ya da daha fazla süre donmuş olarak kalan toprak tabakası diyebiliriz kısmen.
Peki bu neden bu kadar önemli sorusunu sorabilirsiniz. Şöyle ki bu permafrost tabakası aslında dünyanın ısı dengesi için çok önemli bir oluşumdur. Nasıl sera etkisi, dev buzullar önemliyse o derece önemlidir. Permafrost mekanizması bunu karbonu hapsedip döngüye katılmasını engelleyerek yapar. Yani bu donmuş toprak tabakaları içlerinde karbon barındırır. Kuzey yarım kürenin %20-25'lik bölümünün permafrost bölgeleri olduğunu da ekleyelim. Ama asıl iyi haber şimdi geliyor. Permafrost'un 1600 gigaton karbon barındırdığı tahmin ediliyor. Şu an atmosferde bulunan karbon miktarı ise 850 gigaton. Oran neredeyse iki katı. Küresel ısınma sebebiyle artan global sıcaklık permafrost tabakalarını eritip hapsedilen karbonun serbest kalmasını sağlayacak. Ardından çok daha şiddetli bir şekilde hızlanacak ısı artışı dengeyi alt üst edecektir. Yüzünüzün aldığı ifadeyi tahmin edebiliyorum. İşin komik tarafını görmeye çalışın. Neyse.
1765-2100 arası sıcaklık değişikliği Birleşmiş Milletler Hükümetler arası İklim Değişikliği Paneli (IPCC) 3.Değerlendirme Raporu'ndan alınan bu grafik , küresel ısı değişikliğini gösteriyor. Bu grafik çok hoş ama bize yetmiyor ne yazık ki. Bahsettiğim kritik 2 derece ısınması olayı bu grafikte görüldüğü üzere 2000'li yılların son çeyreğine denk geliyor hemen hemen. O eğimi daha da dikleştirmemiz gerekiyor. Ya da umarım bu grafik Permafrost etkisi katılmadan hesaplanmış bir grafiktir.
"Bugün küresel ısıtma için ne yaptın"
Soru Görüş ve Önerileriniz için : qwerseckin@gmail.com adresinden bizlere ulaşabilirsiniz.
Comment Moment İstemez.
Ütopya
Ütopya adını verdi ona, böyle
bir yer olmadığı anlamına ge-
len Yunanca sözcük
Quevedo
Yıl 1960. Neden mi? Bilmiyorum gizemli olsun diye herhalde. Gizemli olmasını istemem ise anlatacağım hikâyenin başlı başına gizemli bir nesneyle gerçekleşmesi.
Cafe Myrmidon'da karşımdaki kentin günümüze kadar ki değişimini imge ile görünen arasındakiyle fark etmeye çalışırken kendimi şehrin hengâmesine kaptırıp karınca gibi hissettim. Acaba Gregor Samsa kendini bir hamamböceği gibi hissetmiş miydi? Yoksa ilk anda o olduğunu anlamış mıydı? Şahsen ben, önceden farklı bir şeymişim de öyle hissediyormuşum gibi sandım. Sonra gördüğüm altı ince bacak ve boğumlu gövdem -karı dırdırı yapabilmemi sağlayacak çenemi saymıyorum bile- bu hissin boşuna olmadığını gösterdi bana. Nerede olduğumu irdelemeye çalıştığım sırada yer sarsılmaya, hatta inanmayacaksınız yükselmeye başladı. Şaşkınlık içinde şehrin olağan hızıyla devingenliğini sürdürmesine bir-iki saniye kadar şahit olabildim. Sonra karanlık geldi. Neyse ki üst taraftan biraz ışık geliyordu hala. Etrafıma bakındım ve inanılmaz bir manzara ile karşılaştım. Tüm evren dönüp duruyordu. O anda kendimi Garay Sokağı'ndaki Beatriz'in -Dante'nin de Beatrice'i vardı- evinin bodrumuna inen merdivenlerin 19. basamağına -Bir şeyin 19 kapısı vardı ama neyindi hatırlayamadım- bakıyormuş gibi hissettim(1). Bir mutlum in parvo(2) ile karşı karşıyaydım. Ama bunlar tek bir dev saniye için değil bir sonraki anların hepsinde de karşımda duruyorlardı.
Uzanan engin denizlerin uçsuz bucaksız çöllerle birleştiğini gördüm. Her marka el kreminden binlercesini gördüm. Tüm incik boncuk kolyeleri, her renk bileziği, hiçbir yerde satılmayan, üretilmemiş; içinde yazarının imzasını taşıyan bir kitabı, filminin kesilmiş sahneleri ve kamera arkası görüntüleri de dahil bir DVD'si olan ve nedendir bilinmez benim dil çıkartarak sağ kaşımı kaldırdığım bir fotoğrafımın da bulunduğu Otostopçunun Galaksi Rehberi kutusundan sonsuz sayıda gördüm. Her dersten kopyalar gördüm. Onları çeken fotokopiciler. Hamburgerlerin hepsini gördüm ve o hamburgerleri yapan kızların damar çeperlerinde yavaşça damarı daraltan kolesterolü gördüm. Patates kızartan bütün anneleri ve mutlu mutlu yiyen bütün şişko kızları gördüm. Piknik reçellerinin üretim tarihleri son kullanma tarihlerinden sonra olanların gördüm. Kayısılar gördüm. Yemek için yaşayan herkesin üye olduğu bir tarikatın yılda bir düzenlediği gecenin davetiyelerini ve o gecenin yapıldığı şatoyu gördüm. Yeşil sümüklü mendiller, artık çalışması imkansız, üzerinde bir sürü film ismi yazılı DVD'ler gördüm. Arkadaşlarımın kırıntı toplarken oluşturduğu sonsuz uzunluklu kuyruklardan sonsuz tane gördüm. Bir anda etraf karanlığa gömüldü ama ben o az ışıkta kafamın üzerinden uzanan kocaman eli gördüm. Aklıma, kimin çizdiğinin bir önemi yok, Fist of Thor (Thor'un Yumruğu) adlı bir resim geldi. Bulutlardan oluşuyormuş gibi omzu ve gövdesi gözükmeyen bir yumruk, günahkârlardan birini ezmiş, tabiri caizse vıcığını çıkarmıştı. Aynısı başıma gelecek gibiydi. Berekettir altında ezilmedim ama Poesidon'un denizini dalgalandırması gibi, el o etrafımda dönen evrene daldı ve çalkalamaya başladı. Güvertede durmaya çalışan acemi tayfalar gibi altı bacağımla üzerinde durduğum bazı düğmeleri eksik cep telefonuna yapıştım. Yine berekettir Poseidon'umun aradığı şey o üzerinde durduğum telefondu. Yine yer sarsılmaya ve inanmayacaksınız yükselmeye başladı. Tam tekrar Cafe Myrmidon'u göreceğimi sandığım anda o evrenin içindeki hengâmede Achilles(3) 'in bana hırsla, öldürmek istercesine baktığını gördüm bir an. Ve İlahi Komedya'yı gördüm ve Cennet'in XXXI. kantosunun dizelerini. Sonra dışarıdaydım. Kendimi o hengâmeden kurtulmuş sandığım bir anda ben olduğumu sandığım kişiyi karşımda gördüm.
***
Yıl 1961. İçinde bulunduğu durumun karşısındakine saçma geldiğinin bilincinde anlatmayı sürdürdü. Çünkü bunun ikisi içinde önemi yoktu aslında. Dinleyici için öznel saçmalıkları bu anlatıcıyla yok olma seviyesine düşüyordu(4). O ne kadar iştahlı anlatırsa dinleyici o kadar iştahla dinliyor, seviniyor ya da üzülüyordu. Anlatmak isterdi neden bu kadar saçma geldiğini. İşin metafiziğine bile girebilirdi ama dinleyici bunun işe yaramayacağını biliyordu. Suç kralda değil vezirlerindeydi. Bunun adı suçsa. Her içgüdüsü tarafından yönlendirilen canlı gibi o da bu hezeyanları yaşayacaktı. Herkes buna inanmak zorunda değildi sonuçta. Bir ganglion(5) meselesiydi. Kendisi yaşamamış olsa da bu türe hizmet etmenin mantıksızlığını hissetmişti. "Babalar ve aynalar tiksindiricidir" diyelim alıntılayarak. "Doğanın insafsızlığı karşısında savaşmak ya da zekâsı karşısında boyun eğmek arasındaki gidiş gelişlerde doğruyu -neye göre- algılamak -adı üstünde- doğanın içinde yaşattıklarına yasakladığı bir durumdur." Bu kısır döngü yüzyıllardır şu anda dinlediği sorunlara sürüklüyordu insanları. Hatta kendini tanrı sananları ya da en kudretlileri bile ağına çekebilmişti. Kendince kuruntularını bir kenara bırakan dinleyici karşısındakini dinlemeyi sürdürdü.
Cafe Larissa(6)'da o anda kendimi incilerin toplanıp kolye yapıldığı o Larissa sahillerinde hayal ettim. Şu an yazımı yazarken özlemini duyduğum o karşımdaki kişiyle. Sahildeki o dinginlik bana Temporary Peace'i anımsatmıştı. Bir de hayatımın en güzel günü dediğim 1951 yılının Ağustos göğüne bakıp, hemen altımda kayan dalgalar ve sesleri eşliğinde Gymnopẻdie dinlediğim anı. Tekrar kafeye döndüğümde hikâye bayağı ilerlemişti. Ben de kendi hikâyemi kurmayı denedim o andan itibaren.
---
Gülün nedeni yoktur;
Gül çiçek açtığı için çiçek açar.
Angelus Silesius
İlk Günler(7)
1958 yılının ağustosunun ilk günlerinde evini terk edip bana gelmişti. Herhangi bir şey söylemeden içeri girdi, çantasını bıraktı ve yatağıma yatıp mışıl mışıl uyudu. Yiyecek ya da içecek bir şey ister misin diye sormaya cesaret edemedim. Ne yapmam gerektiğini düşünürken kapıya kadar gittim geldim ikide bir. Kapısını çektim ve salonda bir insanı bunu yapmaya itebilecek olan şeyi düşünmeye başladım. Belki de şu an burada, hemen yan odada olduğu için içimde doğan huzurun aynısını o da yaşıyor, içimdeki üzüntünün getirdiği şefkati emiyordu. Elimden bir şey gelsin isterken şu an için varlığımın yettiğini anladım. Ertesi gün kendimi Hawthorn'un İki Kez Anlatılan Hikâyeleri'ndeki Wakefield gibi hissettim. Bir anda evini terk edip yirmi yıl bir sokak ötedeki bir evde ara sıra evi ve eşini gözetleyen ve yirmi yıl sonra hiçbir şey söylemeden dönen Wakefield gibi. İki kişilik kahvaltıyı hazırlayalı bir saati geçmişti ama pek umurunda değildi. Tortuları dibe çökmüş meyve suyunu bir dikişte içip bana baktı buraya geldiğinden beri ilk kez. Ben de hemen bakışımı kaçırıp yemeğimi yiyormuş gibi yaptım. Hala hiç konuşmamıştık. O da kafasını boş bardağına çevirdi. Çantası hemen yanındaki sandalyeye asılıydı ve içinden bir kutu meyve suyu çıkarıp bardağını doldurdu. Karnını doyurduğunda -ben hiç sanmıyorum- salonda, kapalı olan televizyondan kendi yansımasını seyretti. Ben ise bir film -Barton Fink- koydum ve ikimizde -sanırım- sessizce izledik. Tepki göstermiyordu. Sanki filmi defalarca izlemiş gibiydi. Öğle yemeği. Akşam yemeği. Minik ara öğünler. Hala evdeki sessizlik sürüyordu. İkinci gün. Yirminci gün. İki yüzüncü gün. Konuşmasak da, birbirimize bakmasak da ya da öyle hissettirsek de -ben o beni görmediği zamanlarda ona bakıyordum- anlaşıyor, hislerimizi paylaşıyorduk. 1959'un Mart ayının son günlerinde yine bir film izlerken -2046- o unuttuğum sesi duydum. Biraz yaşlanmış, o kadar dinlenmesine rağmen yorulmuş, titrek. Seni seviyorum. Ona döndüm. Bana bakıyordu. O kadar uzun süredir konuşmuyordum ki bir an kekeledim ve aklıma konuş(a)madığım süre boyunca edindiğim bir huy olan aynada kendimle konuşma egzersizlerimi getirdim. Evet böyle bir durumda akla daha güzel şeyler getirilmeli ama gerçek bu. Ağzım kuruydu. Yutkundum. Konuştum ama bir an sesim hiç çıkmamış gibi geldi. Ben de seni seviyorum. Ayağa kalktı. Oturduğum koltuğa doğru geldi. Yanıma oturdu. Tüm bunları hasta bir peri gibi yapıyordu. Başını omzuma koyup kollarıyla kolumu dolarken dizlerini kendine çekti. Aynı şeyi tekrar söyledi. Bir şey söylemedim. Gerek yoktu. O gün Polanski'ye doyduktan sonra -sırasıyla Bitter Moon, Frantic, Tragedy of Macbeth ve Ninth Gate- Chopen dinledik o espressosunu ben de en soğuk suyu içerken. Bu sürede hiç konuşmadık. Çantasından bir miktar CD çıkardı. Önüne bıraktı. Chopen'e ve bana dedi. Gülümsedim.
---
306. gün.
Belki iddialı olacak ama İlahi Komedya'nın sebebi Dante'nin unuttuğu yüzü görmek ve sesi duymak istemesiydi. Beatrice onu gördüğünde insafsızca konuşmuş olabilir. Dante'de ona yalvarmış. Ama Dante olayın insafsızlığını görmedi aslında. O sadece o yüzü gördü ve o sesi duydu dedi.
Peki Vergilius? O yaratılan, o kusursuz yaratılan evren?
Hepsi dekor dedi. Bahane. Ortamın etkileyiciliğinin yanında zorlukları mantığı (Vergilius) ile aşan Dante, Beatrice'i görüp duyan Dante için ilk seferde ne kadar üzülsek de aslında sevinmeliyiz dedi.
Komedya için ilginç bir saptama dedim. Çantasından Can Yayınları'nın İlahi Komedya'sını çıkardı. Rasgele çevirdi. Okudu.
Böyle yalvardım ona ben;
uzaklara baktı, gülümsedi
sonra sonsuz kaynağa çevirdi gözlerini
Bense uzun zamandır aradığı bu kitabı bulduğuna sevindiğimi söyledim. Bulmadım dedi. Anlamadım ama üstelemedim. Bu klasikler beni sıktı dedi. O zaman bir Bergman'a ne dersin dedim sırıtarak. Dudağını büktü. Guy Ritchie? Şu Madonna'lı olan dışında herhangi biri olur dedi. Revolver? dedim. Herhangi biri dedi. Filmden sonra Revolver üzerine de kafa yorup kimin hangi satranç taşı olduğu konusunda ufak çapta bir tartışmadan sonra Guy Ritchie ve senaryoda onla beraber çalışmış Luc Besson'a hayranlıklarımızı dile getirdik. Çantasından biraz daha cips ve kola çıkardı. Bir avuç hazır kahve daha çıkardı ardından. Hızlı tüketiyordu. Tüketim kelimesinden serbest çağrışımla ikimizin de aklına Küresel Isınma hatta Küresel Isıtma Proje'miz geldi. Kola dolu bardaklarımızı birbirine vurup "Binlerce metreküp sera gazına" içtik.
---
592. gün.
Şu Binbir gece masallarından fırlamış öyküler vardır. Şöyle başlar genelde.
Bir kral varmış. Bütün ülkeye bir duyuru yaptırmış. "Duyduk duymadık demeyin" ile başlayan bir parşömenle. Nasıldır bilirsin işte.
Bana en güzel şiiri yazana kızımı vereceğim.
Bana en güzel yemeği yapanı altına boğacağım.
Hadi anlat bir tane dedim.
Çantasından bir kitap çıkardı. Sarı, ilginç bir kitaptı. İlginçti çünkü kapağı var mıydı yok muydu belli değildi. Kitap henüz yazılmamış hatta yazarı dahi doğmamıştı ama ben bu ayrıntıyı çok sonra öğrenecektim. Gülümseyerek, buradan kopya çekeceğim dedi. Güzel olsun da önemi yok dedim.
Democles'in Kılıcı gibi dandik değil merak etme dedi. Demek o dandik dedim. Değil mi? dedi. Kafasının üstünde kılıç sallanan adamın hikâyesi diyip koskoca hikâyeyi kestirip atmıştı, Carpenter'in "Democles'in Kılıcı adına" deyimini bile hiçe sayarak. Peki, tamam anlat bakalım kendi hikâyeni dedim(8).
Bir varmış bir yokmuş. Uzak diyarlardan birinde bir kral yaşarmış. Toprakları o kadar genişmiş ki bir ucundan bir ucuna düzinelerce çöl, düzinelerce deniz geçmek gerekiyormuş. Bu da iletişimde sıkıntıya sebep oluyormuş. Bir yerin kaybedildiğini orası tekrar kazanıldıktan sonra öğreniyormuş, bazen ise hiç öğrenemiyormuş ya da söylemeye gerek duymuyorlarmış. Kral bir haberi gönderdiği yere ulaşırsa da şartlar değişmiş oluyormuş. Bu sorunu çözmenin bir yolunu aramış. Danışmanların kafaları alınmış, vezirlerin özgürlükleri ama bir sonuca varamamış kral. Çareyi halkına sormakta bulmuş. Çareyi bulanı altınlara boğup, yüksek bir mevki ile ödüllendireceğini belirten bir duyuru yaptırıp beklemeye başlamış. Günün belli bir saatinde halkın önerilerini dinlemeyi kabul ediyormuş. Büyücü olduğunu söyleyenler, çok hızlı koşabildiğini söyleyenler, kuşları kullanalım diyenler gelmiş ve kral hepsini geri yollamış. Bir gün bir adam gelmiş. Elinde bir asa, kafasında bir sarık(9). Kral kim olduğunu sormuş. Adam, buraya en uzak şehirli olduğunu ve yarışmayı duyunca geldiğini söylemiş. Kral şaşırmış. Bu kadar kısa sürede orada duyuldu ve sen buraya mı geldin? Evet demiş gizemli adam. Nasıl? Adam asasını diğer eline almış. İnsanlarımızı bilirsiniz kralım. Ünü kişiden önde gider. Söylentiler rüzgârdan hızlıdır. Zaten size bunu söylemeye geldim. Aradığınız cevap sorunun kendisi yani ödül için üretilen söylenti. Kral bir an düşünmüş; ama bu söylentileri sadece istediğim kişilerin duymasını nasıl sağlayacağım? Bir tür şifreyle demiş adam. Açıkla? Bir söylenti uyduracaksınız yine. Ama bir maniyle çünkü mani sözleri değişmeden ilerleyebilir. Bilemiyorum. İçeriğinde
Bana en güzel şiiri yazana kızımı vereceğim.
Bana en güzel yemeği yapanı altına boğacağım gibi. Ama kelimeler özenle seçilmeli ki baş harfleri sizin mesajınızı oluştursun. Dâhiyane dedi kral ve adamı baş danışmanı yaptı.
Hayranlıkla dinlediğim hikâyeyi bitirdikten sonra gülmeye başladı. Senin hikâyelerinin atasıyla tanış dedi. İnanamayarak, ne yani bildiğimiz bütün o "Duyduk duymadık demeyin" ile başlayan hikâyeler aslında kralın şifreli mesajlarımıymış dedim. Hikâyeyi duydun dedi. Hemen balıklama atlayarak bir tanesini çözmeye kalkışacağım sırada beni durdurdu. Ne oldu? Asalı adam dedi. Hikâyeyi dinlerken o detayı hikâye bitince sormak için aklımın bir köşesine not etmiştim ama sonu beni şoke edince unutmuştum. Evet dedim. O asalı adam kimdi diye sordum. Kralın bütün şifreli mesajlarını çözebilmemizi sağlayacak bir hikâye olabileceğine inanmıyorsun değil mi? dedi. Ama? Hadi ama. Bu şifreleme bu kadar kolay değil dedi. Kitabı kapadı. Benim uykum geldi dedi. Kitabı yere bırakarak yanağıma bir buse kondurdu. Sonra da eskiden benim olan yatağına gitti. Bana okuduğu hikayeyi tüm detaylarıyla belki de yüzlerce kez okuyup masallarla karşılaştırıp çözmeyi denedim ama sadece uykusuz bir gece geçti elime.
---
Aristo'nun öğrencisi, kibirli
Çift boynuzlu İskender mi o
Âdem öncesi Edebiyatı
1360. gün
Royo'nun Fallen Angel'ının yapbozunu yapıyordu bir yandan da mırıldanırken. Yanına oturdum. Karışıp karışmamak arasında tereddüt ettim ama cesaret edemedim. Gözlerimle parçaları takip etmeyi denedim, karmaşık geldi. Sessizliği bozan o oldu. Yapbozlar aklıma hep labirentleri getirir dedi. İki parçanın arasındaki çizgi yol, yüzeyleri de duvarlar. Aklıma bir Babil kralının bir Arap kralına yaptığı şey geldi dedim. Anlat dedi. Parçaları ayırmayı bırakmış bana odaklanmıştı.
Bu Babil kralı karmaşık bir labirent yaptırmış. Denemek için de misafir olarak gelen Arap kralını sokmuş içine. Arap kralı canını zor kurtarmış. Ama itibarı yerle bir olmuş. Babil'den ayrılmadan önce Babil kralına; benim de bir labirentim var, bir gün beklerim demiş ve ülkesine dönmüş. Tüm ordusunu toplayıp Babil'e yürümüş. Tüm ülkeyi yakmış yıkmış, kralı da alıp ülkesine geri götürmüş.
İşte yüce Babil kralı. Bu benim labirentim. Ne duvar var, ne uğursuz yerlere açılan kapılar, ne de çıkışı olmayan girişler. Sonra Babil kralını çölün ortasında güneş ve kumla baş başa bırakmış.
Çok saçma. Bu bir labirent değil ki. Labirent duvarları, çıkmaz sokakları olan karmaşık yapılardır. Bir çöl bir labirent olamaz. Oryantal kafa işte dedi. Neden ki? dedim. Labirentin amacı olanı çöl de gerçekleştiremez mi? Amacın değil imgelerin önemli olduğunu belirtti ve çantasından Royo'nun Labyrinth tablosunun bir yapbozunu çıkardı cevap olarak. Royo'nun en sevdiğim tablosunun.
---
2504. gün.
Sarhoşluğum sebebiyle bu kadar süre dışarı çıkmadan nasıl hayatta kalabildiğimizi şimdiye kadar düşünmemiş olduğumu fark ettim. Uykum da vardı. Artık ezilmiş sünger yüzünden koltuğun döşemeleri kıçımı acıtıyordu. Diğer koltukta yatmayı düşündüm ama uykum da vardı. Acımı da yendi.
---
Kozmik zamanın mutlak ırmağı,
yaşamlarımızın ölümlü ırmakları,
var olan bir geleceğe doğru akar.
4850. gün.
Saat kaç diye sordum. Zamanın ne önemi var ki dedi. Saati sorma nedenini boş verip henüz başlamış tartışmaya odaklandım. Günlerdir buradayız, dışarıdaki dünyadan bağımsızız dedi. Bizim için önemi yok. Ama günler geçiyor, geleceğe doğru akıyoruz dedim. Çantasından beyaz bir kutu çıkarıp bana uzattı. Elime aldım. Avucuma sığan, Hellraiser'dakine benzeyen bir kutuydu. Bu ne diye sordum. Şu an bir nunc-stans(10) yaşıyoruz dedi. Ne yani "şimdi" durdu mu dedim. Hayır sadece biraz ödünç alıyoruz gelecekten dedi. Ölümsüz değiliz yani dedim. O sadece Leviathan(11)'da olur dedi ve çantasından çıkarıp önüme koydu. Peki neden dedim. Bağımsız olduğumuzu anla diye dedi. Biz, diğerlerinden iki dakika uzaklaştık ve hala uzaklaşıyoruz dedi. Ne yani sen şimdi çantandan geleceğin bir kısmını mı çıkardın? Öyle de denebilir dedi. Gelecek önceden var olan bir şey mi ki çantandan çıkartabiliyorsun dedim. Gelecek ve geçmiş sonsuz dedi. Bu da bir "ne zaman" olmasını engelliyor. O yüzden bana saati sorma dedi. Televizyonda Shakespeare'in Julius Caesar'ı var dedim.Onu kaçırmamak için sormuştum. Ooo! Marlon Brando'yu izleyelim dedi. Çantasından birbirinin aynı iki şarap çıkardı. Bordeaux Şarabı. 1812. Marc Antony'e dedi. Ve tüm onurlu insanlara dedim.
---
Didi : Lets go
Gogo: We cant
Didi : Why not?
Gogo: We are waiting for Godot
Didi : ooh yes.
16032. gün.
Bugün 10000 oldu dedi heyecanla. Sonra suratı değişti. O gün salak gibi kapıyı açmasaydın daha da fazla olabilirdi. O da sayılıyor mu dedim. Elbette dedi. Öyle bir rekor kıracağız ki kimse kıramayacak. Bence öyle bir rekor kıracağız ki kimseye söyleyemeden öleceğiz dedim. Sen öyle san dedi. Anlamadan yüzüne baktım. Bir planı mı vardı acaba. Not bırakacağız dedi. Onlar da inanacak dedim. Hem bunu insanlık için yapmıyoruz ki, kendimiz için yapıyoruz dedim. Haklısın dedi. Yoksa biz Godot'umu bekliyoruz dedim. Saçmalama Estragon dedi.
---
Doğa içgüdüyü eyleyen bireyin amacı,
(kendisi dışında belirlenmiş) hedefi
anlama yeteneğinden yoksun olduğu
ya da izlemekte isteksiz olduğu yerde
bireyin içine yerleştirir.
A. Schopenhauer
Üzme kendini bu kadar, içgüdülerini biraz dışla dedim. Daha kendin için bile olmayan bir şey için bu kadar gözyaşı dökme. O ne demek, ne saçmalıyorsun dedi. Boş ver dedim. Özür dilerim dedi. Önemi yok dedim. Çantasından bir paket kâğıt mendil çıkarıp gözyaşlarını sildi. Gözü telefonundaydı. Aklında ise telefonu çaldığında hissettiği heyecanla kendini avutuyor ya da kahrediyordu. Şartlı reflekslerine bir yenisini daha eklediği için kendine lanet ediyor ama yaptığının bu olduğunu bilmiyordu. Yalnız kalmak ister misin diye sordum. Hayır dedi. İçecek bir şey ister misin dedim. Sen yapamazsın dedi. Yapmamalısın. Anlıyorum dedim. Biraz uyu istersen. Burada uyumak istiyorum ama sen benimle konuşmaya devam et dedi. Televizyon da açık kalsın. Peki güzellik dedim.
Hala dizinde olduğunu düşündüğü taşlardan, onların büyüyünce her birinin bir İsmet olacağından, anatomik imkânsızlıkları hiçe sayarak beynine çıktıklarından ve taş kafa olduğundan, beynine değil kalbine çekip taş kalpli olabileceğinden ve bunun işine daha çok yarayacağından bahsettim. Orta parmağını gösterip vazgeçtim konuşma dedi. Elime yüzüme bulaştıracağımı biliyordun dedim. En sevdiğim beceriksiz olman sağlıyor yaşamanı dedi. Ben de seni seviyorum dedim. Bir anda doğruldu. Hiddetliydi ve sanki cidden merak ediyormuş gibi sordu. Fark ettin mi? Hep "Ben de" diyorsun. Önce ben söylüyorum sonra sen dedi. Sanki ayıp olmasın diye söylüyormuşsun gibi. Beklediği tepkiyi vermedim. Evet, ben bunu ilk söyleyen olmadım hiç dedim. Neden dedi ayakta dursa ellerini beline koyacağı edayla. Bilmiyorum dedim. Özlüyorum, seviyorum, müteşekkir oluyorum ama bunları dışa vurmada ya da söze geçirmede başarısız oluyorum dedim. Belki de kendi kendime inandığım duygusuzluğumdur bunu yaptıran. Benim şüphem yok ama (bu olmadığımı kanıtlamıyor elbette) gerçekten duygusuz bile değilimdir. Kendimi şartladığım bu yüzden de öyle olma çabasıyla düşündüğüm içindir. Alışık olmadığımdandır belki. Belki birçok şeyi ilk seninle yaşadığımdandır. Deneyimsizliğimin kurbanısın belki de dedim. Hödük dedi en doğru tespiti yaparak, söylediklerimi mantıklı bulup tartışmada yenilmiş ama genel anlamda kazanmış bir tavırla. Hızla yastığına geri döndü. Hödüklüğümle gurur duyuyorum dedim. Godoş dedi. İkimizde gülüyorduk. O an tam bir Coen Sendromu(12) yaşandı. Ben her şeyi düzeltecek o şeyi söyleyecekken söylemiyorum. Ama izleyicinin onu düşündüğünü bildiğim için söylemiyorum. Tekrar etmeye gerek yok. Bunun bir film olmadığını hatırlatan ses gelene ve çantasından çıkardığı feluş ayı (tavşan değil) suratımda patlayana dek.
---
Ömer Hayyam, Kur'an'ı Haşhaşiler diye
bilinen İsmailler tarikatının kurucusu
Hasan bin Sabbah ve Alp Arslan'ın veziri
Nizamülmülk ile birlikte öğrendi.
İran'da Tanrıbilim 2,35
Hep şüpheci olduğunu dile getirirdi şimdilik deist olan ev arkadaşım. Yine aynı nedenden ötürü sıkıntılıydı. Araf'ı unutamıyorum dedi. O savrulan ruhları. Yıllar oldu ama o sayfa, o sahne gözümün önünden gitmiyor dedi. Ömer Hayyam gibi mi olmak istiyorsun dedim. Bak bana, cenneti cehennemden ayırtan duvara tuğla olacağım dedi. Hem ona ne olmuş ki?
Bir gün bir kitap okurken (Bir ve Birçok) bir rahatsızlık hissetmiş. Cebir kitabını yazarken zorlandığında yalvardığı belki de var olan Allah'la barışmış ve aynı gün ölmüş. Son ana kadar agnostikti Ömer bin İbrahim. Bunu aklımda tutmaya çalışırım dedi. Çantasından Rubaiyat'ı çıkardı. Önüme koydu. Gerçi bu pek öyle demiyor ama neyse dedi. Sen ona bakma dedim. Nişapur hazinesinden yılda onbin dinar maaş alan herkes bir Rubaiyat yazabilir dedim. Püfleyip vazgeçti bu konu hakkında konuşmaktan. Komedyayı unut dedim. Bir de bana bak içim ne kadar rahat. Senin şüphelerin yok ki dedi. Senin de olmasın dedim. Çantasından birkaç sayfa çıkardı. Yırtıp attı. O neydi diye sordum. Araf'tan bazı kantolar dedi. Saklıyor muydun dedim. Hayır dedi. Sadece şüphelerimden kurtulmak için ilk adımı attım.
25636. gün.
İçeriden gelen sesleri duymamak için uzun süre çaba sarf ettim ama dayanamayıp terliğimi onunla benim bulunduğum odaları birbirinden ayıran duvara fırlattım. Geel! Seni bekliyorum. Ürkekçe kapıya doğru ilerledim. Bir oyun hazırladığı belliydi. Yavaşça kapıyı açtım. Odanın ortasında bağdaş kurmuş oturuyordu. İyice araladım kapıyı eşikten mümkün olduğunca uzaklaşmaya çalışarak. O sesi nasıl çıkartıyorsun? Çok basit gel otur dedi. Umurumda değil, sadece o şeyi ver de hemen yok edebileyim dedim. Buraya gelip oturmazsan seni her gün bu sesle uyandırırım dedi. Bunu yapabilmek için benden erken kalkman gerekiyor Bayan "Benden üç saat sonra kalkan" dedim. Üç mü? Çüş! dedi. Uzatma gel otur şuraya. Oturdum. Çantasından iki kere katlanmış bir kağıt çıkardı. O ne dedim. Acele etme dedi. Yavaş yavaş açarken onun benim diplomam olduğunu fark ettim. Fark ettiğim anda ona baktım. O da bana bakıp gülümsüyordu. Etrafını kolaçan etti. Aradığını sol baldırının yanında buldu. Şu bağımsızlığını ilan eden. Bir makastı. Ben de gülmeye başladım o an. Seni manyak! Bunu gerçekten yaptığımıza inanamıyor değildik ve büyük bir hazla kesilen o diplomaya bir makas da ben atmak istedim. Tüm o zorlukların, kopyaların, sınav haftası streslerinin ucundaki bu kağıt parçası, makasımızın arasında parçalara ayrılıyordu. Özenle kestiği parçayı bir sağdan bir soldan karmaşık hareketlerle katlayıp acayip bir şekil verdi. Bununla çıkartıyorsun o sesleri. Hınzırca gülüp ağzına götürdü. Çıkan sesler tahammül sınırlarımın çok üstünde olsa da hoşuma gidiyordu. Lan Düdüüük!! Na'aptın lan diplomamı diye bağırdım bir yandan da gülerek. Düdüğü bana verdi. Sıra bendeydi. Ben de çalmaya başladım ve yeni bir enstrüman kullanmayı öğrenmiş gibi sevindim. Çıkardığım sesler anlamsızdı ama önemli olan notalar değil enstrümanın hammaddesiydi. Yine etrafını kolaçan etti ve başka bir düdük çıkardı. Kendi diploması ile yaptığı. İğrenç sesler korosu kurmuştuk. Çok az bu kadar eğlendiğimi hissettim. Ölmeden önce hatırlayacağım anlardan biriydi. Eksik yoktu o anda. Olması gereken her şey oradaydı. Bu özgürlük hissi bedenimi sardı. Bu kadar basit bir oyuncakla bu kadar eğlenebileceğimi asla tahmin edemeyeceğimi fark ettim. Diğer parçalardan ne yapacaksın diye sorabildim sonunda hem gülmekten hem de düdük çalmaktan konuşamamıştım uzun süre. Hiçbir şey dedi. Bir diploma ile Bir düdük olur.
---
Tanrı "Işık Olsun" demiş ve ışık olmuştur.
Anlaşılamayan şey ise bunu hangi bilme-
diğimiz ya da sanmasam da bildiğimiz bir
dille telaffuz ettiğidir.
Ahiret Soruları No:71
40554. gün.
Şuna bak dedim. Oku dedi sıkılgan bir tavırla.
"Baba oğlun çarmıha gerilerek öleceğini biliyordu; yeryüzünü ve gökyüzünü gelecekteki bu ölüme sahne olması için yarattı."
Bir de şuna bak dedim tam araya gireceği sırada.
"… bu da şu demek oluyor; elementler ve yerküre ve insanoğulları ve Mısır ve Babil ve Yahuda O'nu yok etmek için yoktan var edildiler."
Daha da abartırsak;
"Darağacını yaratmak için evreni yaratan bir Tanrı."
Senin yatağını da ben işiyim diye yaratmış dedi. Gülüştük. Hadi bunu oynayalım dedi. Ama sıra sende. Biraz düşündüm.
Diplomaları düdük yapmak için yaratmış dedim. Pek beğenmedi.
Seni sözlükte "Hödük" ün karşılığı olsun diye yaratmış dedi.
Yorganı da sen altında soyunup giyinebil diye yaratmış dedim. Uzun bir süre düşündü. Kavga çıkarmak ister gibi bir hali vardı. Hınzırlık parayla değil diye düşündüm. Eğer kavga çıkarmak istiyorsan bir daha düşün çünkü paralarım dedim.
B harfini de Bülent'e Ülent demeyelim diye yaratmış dedi. Sonra ikimiz de kahkahalarla gülmeye başladık.
T'yi de kelimeyi güçlendirsin diye dedim. O da H'yi söyledi.
Kıl'ı Hürremler için yaratmış dedim.
Piyanoyu Chopen için yaratmış dedi. Hayır Satie dedim. Chopen dedi. Bach dedim. Olabiliritesi var dedi. George Winston dedim. Duymadı bile.
Siyah ve beyazı da piyano için yaratmış dedim.
Yolları da sen bisiklete bin diye dedi.
Suyu seni atıp üzerinde uzak diyarlara yelken açayım diye yaratmış.
Fotoğrafı çekileyim diye yaratmış dedi. Hayır film için dedim. Evet haklısın dedi. Ve Bergman'ı da film çeksin diye dedim. aaa! Aklıma süper bir tane geldi dedi. Ben de gözlerimi kocaman açıp dudaklarımı alaycı bir tavırla büktüm.
Sıcağı da sen Burger King'de çalış diye yaratmış dedi ve başladı gülmeye. Ne kadar söyleyeceğim şey gerçeği yansıtmasa da elime verdiği kozu kullanmaya karar verdim.
Soğuğu da sen espri yapabilesin diye yaratmış dedim.
Gözleri parladı. Kelime literatürünün %75 lik kısmını oluşturan altın kelimelerden bir öbek oluşturup bana söyleyeceği sırada araya girdim. Bana o kozu verdin, ben de kullandım dedim. Durdu. Kafasından bir sürü kelime gelip geçti. Sonunda en sevdiğini kullandı. Godoş. Yine ikimiz birden gülüyorduk. Sonra, ben çok sonra anladım çantasından bunu çıkardı.
Seni bunu yaz diye yarattı dedi. O ne dedim. Cevap vermedi. Yanılıyorsun dedim.
Beni senin için yarattı. Peki ya beni dedi o duygusal ve ne söyleyeceğimi zaten biliyormuş sadece duymak istiyormuş tavrıyla, söylediğim şeyi merakı ve heyecanı yüzünden söylenmemiş ya da sadece sorduğunu hatırlatan alelade bir araçmış gibi kestirip atarak.
Beni de senin için mi yaratmış? Hayır dedim. Yaratıyı senin için yaratmış. Tek bir cevaba konsantre olduğu için anlamamıştı. Bu yüzden de sadece anladığı kısmıyla ilgilendi. Üstelemedim. Cevap ver dedi. Ne demek hayır. Kaç dilde söylemem gerekiyor dedim. Küstü ve odasına kapandı. Ben de çantasında gördüğüm bir oyuncakla oynadım. Dolls'dakinden.
---
Bu doğanın belirlediği seçimlerle
sürdürdüğünüz yaşama bu rutinle
son verildi.
Son Gün Operası.
(Henüz yazılmamış hikayelerden)
40555. gün.
Uyandığımda bir farklılık hissetmiştim. Ne olduğunu fark edemedim. Birkaç (3) saat sonra odasının kapısını yavaşça açtım. Yatağı düzgündü. Kapı açıldıkça odanın diğer kısımlarını da görmeye başladım ama hala yoktu. Sonuna kadar açtım kapıyı. Arkasına baktım. Yatağın altına. Yoktu. Odanın ortasındaki çantası dışında ona ait bir şey de yoktu. Yatağına oturdum. Boğazım düğümlendi. Yutkundum. Sanki biri görecekmiş gibi avucumun içiyle gizli gizli sildim gözlerimi. Nasıl yapar diye sordum bütün suçu ona yükleyerek. Neyin tadı olacaktı artık. Basit bir düdüğe bile o denli anlam katan birinin kaybından sonra neyin. Her şeye, şu anki karışık düşüncelerime rağmen kendime engel olamıyordum. Önümde bir şey hissettim ardından. Kafamı yavaşça kaldırdığımda ayaklarını gördüm ve kafamı kaldırmadan bir anda ayağa kalkıp sarıldım. Çenemi sol omzuna yerleştirip hala yüzümde duran gözyaşlarını gizlemeye çalışarak. Bunu bir daha yapma diye sayıklıyordum. Ne be aptal dedi. Ondan ayrılırken hafif bir kol hareketiyle gözümü silmiştim ama o kızarıkları yanaklarımdakiler bile kapatamamıştı. Nereye gittin diyebildim sonunda şaşkın bakışları altında.
---
Tuvaletteydim aptal dedi. Yalan söyleme dedim. Tuvaletteydim diye üsteledi. Yalan söyleme dedim. Kendimden o kadar emindim ki bir an duraksadı ama bana o yetmişti. Seni yakaladım değil mi dedim blöf yaparak. Düşünceli bir şekilde nasıl olabileceğini irdelemeye çalıştı. Nasıl yakalandım, nerede hata yaptım der gibiydi. Ağzını açacak oldu, durdu. Bir daha açtı ama yine bir şey söylemeden kapadı. Kafamı biraz öne eğdim söylemesini talep etmek maksatlı. Tamam, yakaladın dedi. Açıkla dedim. Gel benimle dedi. Elimi tuttu. Bir adım attım. O attı mı bilmiyorum. Bir anda ne olduğunu fark edemeden etraf karardı. Havada yüzen bir sürü ıvır zıvırın ortasında bitimsiz bir evrende buldum kendimi. Tutup tutamayacağımı merak ettiğimden önümde havada yüzen bir prozac şişesine uzandım. Yakaladım. Elimde evirip çevirdim bakışları altında. Gayet gerçekti. Ona uzattım. Şişeyi açıp havaya boşalttı. Sonra yüzen hapların arasına bıraktı şişeyi. Her şey sanki bir tarafa eğim varmış gibi yavaşça o tarafa doğru yüzüyordu. Burası neresi? dedim ama bir anda gözümün önünde beliren rakamların ne olduğunu daha fazla merak ettim. 1 ve 0'lardan oluşan uzun rakam dalgalanarak havada yüzüp uzaklaştı. Burası benim çantamın içi dedi onun da önünde oluşan rakam dizisinin ne olduğundansa bu seferde söylediğinin ne manaya geldiğini anlamaya çalıştım. Elini uzattı ve bir defter yakaladı. Al dedi yüzen rakamlar eşliğinde. Söylediğini yaptım. Açtım ve baktım. Bu sayfaları gördüm ve yazacağım birçoğunu. Hemen kapadım. Acaba birkaç kelime gördüm mü diye korku ve yalanla karışık bir rahatsızlık hissettim. Elbette görmüştüm. Henüz yazmadığım yazıların satırlarını. Ve o acayip çantanın içinden çıkınca da hiç utanmadan, yüzsüzce o bakmadığı zamanlarda gizli gizli yazdım.
Final: Her seferinde yakalandın. Nerede hata yaptığını bilmiyordun. Bilmiyorum belki de bu yazıyı binlerce kere yazdım. Sonunda pes etmiş olmalısın ki bunu ikimiz de okuyabiliyoruz. Seni seviyorum.
---
50663. gün
Oturduğumuz kanepenin aslında bir araba olduğunu belli eden şeyler için; elimdeki bardağı direksiyonmuşçasına çevirmem ve onun hemen yanındaki hayali camdan kafasını çıkartıp yüzüne çarpan rüzgârla kendini özgür hissetmesi söylenebilirdi. 45 model Ford'umuzun tahmin ettiğinden de iyi gittiğini belirtti. Oldukça kaptırmışız kendimizi. Aramızda duran alış-veriş poşeti Federal bankaların para koyduğu çantalardan biriydi. Yanımızda duran kaşıklar ve arkamızdaki küp şekerler ise ordunun deposundan çalınan Browning'ler ve mermilerdi. Yanımda duran iki çay kaşığı da benim ve bankadaki güvenlik görevlisinden aldığım altıpatlarlardı. Önümüzde duran manzara -150 parçalık sonbahar manzarası bir yap-boz- gittikçe bize yaklaşırken şu ana nasıl geldiğimizi hayal ettik.
---
Bir süredir hapiste olmam garson kıza öyle bakmamı açıklıyor muydu bilmiyorum, bildiğim şey ise gördüğüm şeyin güzel olduğuydu. Elindeki tepsiyle sağa sola koştururken onu seyretmemden hoşlanıyor gibiydi.
Sonunda benimle de ilgilenme zamanı gelmişti.
Ne içersiniz? Kahve. Büyülenmiş bakışlarıyla siparişimi tekrarlattıktan sonra dönüp kahvemi getirmeye gitti. Benden etkilenmiş miydi? Şapkam ve şık yeleğim sayesinde miydi? Kahvesi güzel değildi ama ben ertesi gün de oradaydım. Nedeni garson kız değildi. Kahve de değildi. Cam kenarına oturdum yine. Bu sefer garson kız hemen geldi. Kahve dedim ona bakmadan ve o henüz ne istediğimi sormadan. Belki bu soğuk davranışım sebebiyle siparişimi tekrarlatmadı bu sefer. Kahve öncekine göre iyiydi. Cebimdeki değerini bilmediğim birkaç bozukluğu masaya bırakıp çıktım. İki gün sonra - bazı malzemeler almam gerekiyordu – yine oraya gittim ama kafeye girmedim. Kafenin karşısında yolu ikiye ayıran kaldırımda duran direğe yaslanmış elimdeki bozuk parayla oynuyor, yoldan geçenleri seyrediyordum ki, garson kızın bana doğru geldiğini gördüm. Gelişi nedeniyle yaşadığım hayal kırıklığı ve kalbimdeki heyecan arasındaki çatışmaya beynim yetişemedi. Kabullenemezlikti bu sanırım. Üzerinde iş elbisesi değil pileli bir etek ve minik papatyalarla bezeli bir bluz vardı. Merhaba dedi sonrasında "Bir şeyler içelim mi?" diyecek edayla. Kafamı çevirip o gelmeden önceki işimle ilgilenmeye devam ettim. Bu hareketimle belimdeki silahı göreceğini hesaba katmamıştım. Tepkisi geç olmadı. Şimdi anlaşılıyor dedi. Dönüp ona baktım söylediğinin ne manaya geldiğini anlayamamıştım ama umurumda değildi. Kovuldun mu? diye sordum günün aydınlığını havaya bakarak işaret edip bu saatte önlüğüyle içerde olması gerektiğini ima ederek. İstifa ettim dedi sıkılgan ve umursamaz bir tavırla. Kötü patron he? Dedim bir yandan da etrafı kolaçan ederken. Pek oralı değildim ya da bu küstahlıkla kendimi bir şey sanışım arasında çok fazla fark yoktu. Sanki bir sürü şey söylemişim de hepsini reddediyormuş gibi elini sallayıp heyecan arayışı dedi. Burada daha fazla kalamam. Sonra bir anda konuyu değiştirdi. Kendinden bahsetmek yerine benden bahsedilmesini istiyordu. Bahse girerim o oyuncaktır dedi. Hemen elimi kuyruk sokumuma götürdüm silahın dar pantolonumda zaten yaptığı baskıyı unuttuğumu fark ederek. Orada olduğunu hissedince garson kıza döndüm. Üzerinde denememi ister misin dedim. Gözlerini kapayıp kollarını iki yana açtı. Her nedense ağzını da açmıştı. Sonra hadi dene bakalım dedi ve tekrar açık bıraktı ağzını. Ben ise gözleri kapalıyken oradan sıvışmayı düşündüm ama birkaç saniye sonra herhangi bir kıpırtı duymayınca sadece sağ gözünü açtı ve tahmin etmiştim dedi kollarını indirirken.
Birkaç gündür kafeden bankayı izlediğini fark etmedim mi sanıyorsun dedi beynimin derinliklerinde "banka" kelimesi yankılanırken de ekledi; Ben de seninleyim, istifa bile ettim, "banka" kelimesi "seninleyim" şeklinde geri dönerken sendeledim. Kendime geldiğimde kafamı sağa sola sallayarak direğin öbür tarafına geçtim sanki oraya geçersem ayrılmış olacakmışız gibi. Saatimi kontrol ettim. Henüz erkendi. Kızın hala arkamda olduğunu hissediyordum ve hiç ses çıkarmadan orada öylece durması beni işkillendiriyordu. Ne yapıyor olduğuna bakmak istiyordum ama yapmıyordum.
Bankadaki kızlardan biri arkadaşım. Alarm devreye girdikten üç dakika sonra aynasızların bankaya ulaştığını söylemişti dedi. Ona dönüp yardımına ihtiyacım olmadığını söyledim. Tipik erkek olduğumu belirtti. Kibirli, komik şapkalı –demek ki şapkam değil yeleğim yüzündendi- , su tabancalı bir gangster. Onu dinlememeye karar verdim ama dışarıdan böyle göründüğümü bilmiyordum. Henüz erkendi ama bu kızdan kurtulmak için yakalanmaya razıydım. Yoldan geçen bir Bolt'dan sonra yola çıkıp hızlı adımlarla bankaya doğru yürüdüm. Garson kızın verdiği bilgi önemliydi ve kafamda bu bilgiye uygun doğaçlama bir plan kurdum yaklaşık beş metrelik yolu geçerken. Bankanın içindeydim. Belimden silahı çekip emekliliği çoktan geçmiş güvenlik görevlisine silahını yerden bana göndermesini söyledim. Kaygan zemin silahı bana kadar getirdi ve onu da diğer elime alıp filmlerdeki klişelerden olabildiğince kaçınarak çoktan elleri havada olsalar bile dizleriyle lanet kırmızı düğmeye basmış gişe çalışanlarına döndüm. Mavi bir çantaya para koyan iki numaradaki kıza yöneldim. Hala doldururken çantayı elinden kapıp bir kısmının düşmesine sebep oldum. Ağırlığa bakılırsa bu beni bir süre idare ederdi. Hiç arkama bakmadan dışarı çıktığımda aklımda başından beri garson kızın beni izleyip izlemediğini düşündüğümü fark ettim. Direksiyondaki adamın şaşkın bakışları altında üstü açık bir Ford'a atladım ve adam karşı koyamadan güvenlik görevlisinin silahıyla şakağına vurup arabadan attım. Arkada ise garson kızın heyecanla alkışlayıp, tezahürat ettiğini duyuyordum. Direksiyonu tam sola çevirip tehlikeli bir şekilde geri döndüm bir çok arabanın kornası eşliğinde ve kızın yanından geçtim. Beni izlediğini biliyordum. Umutları tükeniyordu. Belki de buradan tek çıkış bileti az önce önünden geçmişti. Ağlıyor muydu? Bana ne. Durmayacaktım. Ne olursa olsun. Başıma bela olurdu. Hem ben tek çalışırdım. Ani bir fren. Hiç tereddüt etmeden arabaya koştu. Sanki karımı alış-verişten alıyormuş gibiydim. Elini uzattı sıkmam için. Bonnie dedi. Bonnie Parker.
---
Oda tuttuk yol kenarındaki bir motelde. Parayı saymam, bana -bize- ne kadar yeteceğini bilmem ve ona göre başka bir bankayı gözüme kestirmem gerekiyordu. Daha şimdiden iki eyalette aranıyordum. Perdeleri çektim, kapıyı kilitledim ve geniş koltuğa oturdum. Haddinden fazla yanıma oturdu. Dirseğim böbreğime yapışmış kolumu kıpırdatamıyordum. Biraz sola kaydım. O da kaydı. Kalkıp yatağa oturdum. O da aynısını yaptı. Yine kalktım ve gidecek başka yer bulamayıp sinirli şekilde ona bakarak televizyonun yanında durdum. Burunlarımız arasında on santim kala durdu. Unut bunu dedim. İma ettiğim şeyi anlamış, terbiyesizliğimi cezalandırmak için elini kaldırdı tokat atacakmışçasına. Kafamı yana eğip tek gözümü kapadığımı görünce durdu. Ben sayacağım dedi. Henüz bir şey yapamadan ondan beklemediğim bir güçle çekip aldı elimden torbayı. Yatağa oturdu, sırtı bana dönüktü. Pişmanlık içinde, belki parayı alır, çeker gider diye yiyecek bir şeyler almaya gideceğimi söyledim. Üç donut, bir sade kahve dedi hiç bakmadan. Ne o aynasız mı oldun diye sordum. Bir de güneş gözlüğü al dedi saydığı meblağı mırıldanırken ara vererek. Her seferinde siparişinin artacağından endişelenerek başka soru sormadan çıktım. On beş dakika sonra geri döndüğümde dışarıdan bakıldığında bile adil gözükmeyen bir paylaştırma yapmıştı. Biri diğerinin üç katı olan iki desteyi göstererek bunlar nedir diye sordum cevabı bilerek. Bu senin dedi. Biraz duraksadı. Bu da benim dedi hangi desteyi kendisine almış olabileceği konusundaki tahminimi haklı çıkartarak. Gelirken getirdiğim dolu kese kâğıdına saldırarak kendi istedikleri dışında çıkan her şeyi bakmadan omzunun üzerinden arkasına fırlattı. Gözlüğü görünce takıp arkada birikmiş erzağa yenilerini eklemeyi sürdürdü. En altta kahvesi ve çöreklerini görünce –bir çörek fazlaydı- hızla ileri atılıp bana sarıldı. Yanağımdan öpüp tekrar yerine geçti ve o lanet çöreklerin reklamında rol alan çocuk gibi yumuldu.
---
İkimizde filmi izlediğimiz için başımıza neler geleceğini biliyorduk. Bu yüzden de filmle paralel hareket etmedik. Evet, belki kaderimiz değişmeyecekti ama pusuya düşüp kevgire dönmeyecektik. Zaten kanepeye oturmamız bu ortak kaderimizi kabullenişimizdi. Güneye yol aldık. Hedefimiz Miami idi. Televizyonda esrarengiz bir üçgenden bahsedildiğini duymuş. Lanetli bir üçgen. Gemilerin, uçakların esrarengiz bir şekilde kaybolduğu bir bölgeymiş. Miami, Kosta Rica, Bermuda Adası'nın oluşturduğu üçgene "Bermuda Şeytan Üçgeni" diyorlarmış. Bonnie orayı çok merak ediyordu. Ona göre orada kaybolan herkes aslında kaybolmuyor, daha yaşanılır bir yere gidiyordu. Ben bir berduştum. Fikrini uygulamamız için yalvarmadı bu yüzden.
Ne diyorsun, gidelim mi?
Gidelim.
Heyecanından yerinde duramıyordu. Kanepenin üzerine çıkıp sıçrıyor, yaylar can çekişiyordu. Kollarını iki yana açmış rüzgârı hissediyordu. Üşüdü ve tekrar arabanın içinde bana katıldı.
Sence orada ne vardır? dedi o üçgenden bahsederek.
Belki bir canavar vardır dedim. Lockness gibi mi dedi. Çok daha büyük ağızlı dedim. Gülmeye başladık. Gemiler, uçaklar kayboluyor demek ki yiyor dedim. Ben ciddiyim dedi dudaklarını büküp yalancıktan küserek.
Alice'in harikalar diyarına girerken kullandığı minik kapı gibi bir şeydir belki dedim. Ben de böyle düşünüyordum dedi. Bilmiyorum güzellik, televizyonda gördüğün şey mantık dışı. Biz de öyleyiz. Bu yüzden sırrını çözebiliriz dedi. Belki dedim. Kanepeden kalkıp onu mutfağa taşıdık ve tekrar oturduk. Yani artık Miami'deydik. Oraya giderken birkaç olay da yaşamıştık.
Benzin almak için durduğumuz bir istasyonda televizyona çıkan tek şeyin "Bermuda Şeytan Üçgeni" olmadığını anladık. Adam bizi tanıyıp silahını doğrulttu. Biz de ona doğrultmuştuk. Sayı üstünlüğümüz sayesinde isteklerimizi verip, elinde kulağına götürdüğü ahize ile telaşla numara çevirmeye çalışırken gitmemizi seyretti.
Bir keresinde de bir adam Bonnie yakıt doldururken arkadan yaklaşıp koluyla boğazını dolamıştı. Tüm parasını istemiş ancak Bonnie dirseğini adamın karnına geçirmişti adam lafını bitiremeden. Adam darbenin etkisiyle kanlar içinde yere yığıldı hareketsiz şekilde. Bir dakika sonra ise ölmüştü. Oradan apar topar ayrılırken Bonnie yakıt ve marketten aldığımız şeylerin parasını kafasının üzerinden fırlattı. Biz parayı bırakmıştık. Kimin aldığı önemli değildi.
Miami'ye girdiğimizde heyecanımız doruk noktasındaydı. Birkaç gün burada konaklayabilirdik belki. Emektar kanepeyi geniş bir araba parkında terk ettik. Geçtiğimiz yerler "Şuna bak" , "Buna bak" sesleriyle yankılanırken her ayakkabıcının, mağazanın önünde durduk. Elimizdeki bütün parayla tekne almayı kararlaştırmıştık. O üçgene girdikten sonra paraya ihtiyacımız olmayacaktı. Kafamızda gideceğimiz yer hakkında ütopyalar kuruyorduk. Paranın değersiz olduğu bir ülke.
Belki ölecektik ama zaten bu beklentiyle -beklenti- oturmuştuk kanepeye. Şu an sonradan doğan bir umudun kırıntılarının oluşturduğu izleri takip ediyorduk hepsi o. Tekneyi aldıktan sonra artacak olan paranın -eğer artarsa- onun olacağını, ne isterse alabileceğini ama etrafta çok gözükmememiz gerektiğini söyledim. Sonuncu uyarım nedeniyle vazgeçti. Söylemiyorduk ama ikimizde bunun farkındaydık, o üçgen herhangi bir yere açılmıyordu. Harikalar Diyarı yoktu. Orada öleceğimizi biliyorduk. İstediğimiz de buydu. Beraber ölmek. Sanki diğerimiz, bildiğimiz bu gerçeği bilmiyormuş gibi yapmaya çalıştık. Bakışlarımızla birbirimizi kandırmaya çalıştığımızı bildiğimizi söyledik. Önemi yoktu. Daha güzeli olamazdı. Motellerden birine girdik. Gazete ilanlarına baktım ama makul bir tekne bulamadım. Bana kalsa alabileceğim birkaç tekne vardı ama onun da bakmasını istediğimden ses çıkarmadım. O baktı. İçlerinden birinin olabileceğini söyledi.
Bana sorma dedim. "Ol" de ve olsun. Tanrı gibi mi dedi. Evet dedim, tanrı gibi. Bu dedi ilanlardan birini göstererek.
Tüm bu olanlara inanamıyormuş, ayrıca her şey benim dememle bitiyormuş gibi sarıldı bana. Ya da ben olmazsam bunları yaşayamayacağını düşünüp toptan teşekkür ediyordu. Gidip kadının şaşkın bakışları altında hiç pazarlık etmeden ve içine girip bakmadan satın aldık. Motelden çıkarken aklımıza bir daha dönüp dönmeyeceğimizi düşünmek gelmemişti ve bazı kişisel eşyalarımızı odada bırakmıştık. Gözlük, altıpatlarlar, mermiler. Tekneye bindik ve bir an önce karadan olabildiğince uzaklaştık. Yolculuk her zamanki gibi geçti. Emektar kanepeyi aratmıyordu yeni iki kişilik yemek masamız. İki saat sonra elimdeki yıpranmış, üzeri bir çok kez karalanmış haritayı bırakıp motoru durdurdum. Teknenin önünde sırt üstü yatan Bonnie'nin kafasını kaldırıp sorarcasına bana bakana kadarki hareketlerini izledim. Kafamı evet anlamında salladım. Yanına gittim. Tekneyi dalgalara bırakmıştık artık. Yanına oturdum. Pek farklı görünmüyor dedim etrafıma bakarak. Sonra gökyüzüne çevirdim bakışlarımı. Orada da bir terslik yoktu. Bir şey yapmamız gerekiyor mu, gizli sözcükler fısıldamak ya da onun gibi bir şey, televizyonda bunun hakkında bir şey söylemiş miydi? Dalga geçme, sabret dedi onun da aklına Binbir Gece Masalları gelmişti. Masanın üzerinden buzdolabına uzanıp çilekli dondurmasını ona uzattım.
Sonumuza yakındık artık. Böyle kendimizle baş başa kalmaktansa bu son anlarımızı daha güzel geçirmemiz gerektiğini düşünerek Oraya gittiğimizde ne yapacağız? diye sordum bu soru işe yarayacakmış gibi. Teknenin korkuluklarında duran ipe uzandı. Bunu birbirimize bağlayalım dedi. Dolls'daki gibi dedim filmdeki şiirselliği hatırlayıp heyecanlanarak. O daha çevrilmedi onu karıştırma dedi. Sorumu tekrarladım. Bilmiyorum, orası hakkında çok güzel hayallerim var. Birkaç saat dinlendik. Sabırsızlanmıyorduk, aksine bekleyişimiz huzur doluydu.
Teknenin arka tarafında sesler duyup koşarak oraya gittiğimizde denizin fokurdadığını gördük. Havada kötü bir koku vardı. Bu canavarın kokusu muydu acaba. İpi belimize bağladık ve korku ile umudun iç içe olduğu –biri hep diğerini getirir zaten- bir duyguyla sımsıkı sarıldık birbirimize. Tekne yavaşça suya gömülmeye başlamıştı. Suya yaklaştıkça birbirimizi daha da fazla sıktık. Suya gömüldük ve maviden koyu maviye ve siyaha olan yolculuğumuzu huşu içinde seyrettik. Tekne altımızda kaybolmuştu. Ona baktığımda güldüğünü gördüm. Böyle ölmek güzeldi onun için. Belki de bana yaptığına inandığı bu ölümcül şakanın komikliğine gülüyordu. Bence de böyle ölmek güzeldi. Hayır, kevgire dönmeye kıyasla değil, herhangi bir ölüme kıyasla. Seni seviyorum dedim yüzen rakamlar eşliğinde, gördüğüm şey karşısında şaşkınlığımı gizleyemeden. Kahkahalarını tutamıyordu. Bunun olacağını bildiği için mi yoksa o da benimle şu an bunu fark ettiği için mi gülüyordu asla öğrenemedim. Bir an sonra ise kendimizi evin oturma odasında sırılsıklam bulduk.
---
Diferansiyel dediğin nedir ki
Elinin kiri.
57800. gün
İlk kez onda kalmamı ısrar ettiği gün ısrarlarından sonuç alamayınca dışarıda üşümeyeyim diye bana verdiği İflas marka poların kokusuyla uyandım. Etrafımı kolaçan ettim ve hipermnezinin(13) oynadığı bir oyun olduğunu anladım geç olmadan. Beynimin derinliklerinde tekrar o güne dönmüştüm belki. O oda ile bağdaştırmıştım onu. Onunla ilgili yadsıyamayacağım bir şeydi. Orada onunla yalnız kalmak ve herhangi bir şey hakkında konuşmak için herkesin gitmesini istediğimi hatırladım. O odada uyudum. O odada güldüm. O odada ders çalıştım –boş yere. Hatta o odada tartaklandım. Oraya dönmek istedim hep. Ardından oradaydım.
Kapıyı çaldım. O açtı. Oda hakkında hatırladıklarım yeterince açık değildi zihnimde. Oradan taşınılan günkülerle karışıyor, oda iki imge arasında gidip geliyor, dalgalanıyordu. Tek hareketsiz olan oydu. Clive Barker hikâyesi gibiydi. Bu hoşuma gitmişti ama ben gelmeden önce okuduğu başka hikâyeler vardı onun elinde. Heyecanlı bir yerinde kalmıştı galiba, bir şey istemediğimi söylediğimde kaldığı yeri bulup okumayı sürdürdü. Çok beklemedim.
Şu Da Vinci'de ne kasıntı adammış dedi Mona Lisa'daki basit perspektif hatasının sırrını okuduktan sonra. Hem de nasıl dedim. Adam doktor, ressam, marangoz, fizikçi bla bla bla. Marangoz mu dedi. Evet, hatta acayip bir hikâyesi de var marangozluğu hakkında. Nasıl dedi merakla.
O zamanlar Avrupa'da bir bilim adamı yaşıyormuş. Matematik ve fizik dallarında önemli saptamaları olmuş. Bunları yazıya geçirip makaleler halinde dünya bilimine kazandırmadan önce son düzeltmelerini yapması gerekiyormuş. Ama bu makaleleri yayınlanana kadar saklamak kolay değilmiş. Dini baskılar bir yana, bazı rakip bilim adamlarına karşı da makalelerini saklaması icap ediyormuş. Da Vinci'ye kendisine bu amaca uygun bir çalışma masası yapması için gizli bir mektup yollamış. Da Vinci ise bu mektuba belli çekmeceleri belli ölçüde açıldığında meydana çıkan gizli bölmelerle donatılmış bir masa ile karşılık vermiş. Yazdıklarını bu masada depolamış ve zamanı gelince yayınlayacağının bilincinde rahat ve güvende makalelerini düzeltme işine yoğunlaşmış. Ama tüm bu olaylardan bağımsız, kendi başına, daha önce bu bilim adamı ile beraber çalışmış başka bir bilim adamı bir nevi ona ihanet edip ondan önce onun savlarından farklı hatta zıt savlar içeren kendi manifestosunu yayınlamış. Bu haberi öğrenince kendi makalelerini apar topar yayınlayan bilim adamı modern fiziğin temellerini atmış. Daha sonra kızgınlığı dolayısıyla işe yaramaması nedeniyle Da Vinci'ye yaptırdığı çalışma masasını evinden çıkartıp birine satmış. Bir başka görüş ise makaleleri yayınlamak için masayı sattığı görüşünde. Masa uzun yıllar çeşitli yerlerde görülmüş. Gizemi bilinmediğinden ben açtığımda hala bazı önemsiz notlar orada duruyordu.
Sen açtığında mı? diye sordu cevabı merak ettiğinden çok inanmadığını belirtmek için. Evet dedim, ben açtığımda.
Satarken içinden notları almamış mı? Sanırım eski arkadaşı olan o haine o kadar çok kızmış ki ne yaptığını bilememiş. Ayrıca çok acele olmuş her şey, unutmuş olabilir.
Notlar bahsettiğin makaleler miydi? Hayır, makalelerin asılları yayınlandıktan sonra yok oldu. Oradaki notlar kişisel notlardı. Önemsiz şeyler. Ama biri çok dikkatimi çekmişti.
Neden? Şöyle yazıyordu notta.
Küre üç boyutlu bir cisimdir ve üç boyutlu cisimler hacim kaplar. Kürenin alanı yoktur. Bir alan formülü vardır ama bulunan alan kürenin değil, küre açılınca oluşan iki boyutlu şeklin alanıdır.
Hadi oradan be!!!
Hahahaha.
---
Bu hepimizin tek sığınağı onlara karşı
Yalnızız aynı onların bizi gördüğü gibi
Açız da aynı onların bizi doyuracağı gibi
Öldürün hepsini kirletemesinler nefesleriyle
Sığınağımızı fanatiklerden önce
Misanthropy – Fuck 2:5-9
96674. gün
Evde oturuyordum. Kendimi oldukça kötü hissediyordum. Hayatım düzenli değildi. İstemediğim birçok şeyi yaşıyor ve yapıyordum. İnsanların davranışları ve benim bu davranışlara tepkilerim anlaşılmazdı benim için. Bu problemimi paylaştığım birkaç arkadaşım da yardımcı olamamışlardı bana. İçimden hiçbir şey yapmak gelmiyordu. Bazen su içmeye bile üşeniyor ama acaba su içmeyerek mi intihar etsem diye düşünmeye üşenmiyordum. Bu konunun –konu neydi onu da tam bilmiyorum ya da kendime dahi açıklamaktan korkuyorum- üstesinden nasıl gelebilirim'i bile düşünemiyordum. Sıkıntıyla en ufak bir temasta bile bulunmak istememem beni içinden çıkılmaz bu duruma sokmuştu. Aklımı kemiren birçok şey vardı ama ne biri ne de hepsiydi problemin kaynağı. En azından kendime açıklayabildiğim kısmıyla.
Duygu yoğunluğunun fazlalığına ihtiyaç duyan durumların çöküşü, daha da kötümser şekillerde diğer durumlara dönüp bakmamı ve çöküşe yeni çöküşler eklememi sağlıyordu. Ne olacaktı sonum. Şimdiden sonumu düşünüyordum. Adım bile atmadan. Emeklemeden. Gerçek neydi? Gerçeğim? Nereye sürükleniyordum? Beynimdeki bu hezeyan gerçek miydi yoksa beni oyalayan, oyalatan bir kuruntu mu? Aklımı kurcalayan şeyin basitliğine –basitse- yoğunlaşmam gerekiyordu. Gerçek mantıksal düşünme ile bulunabilecek bir şey değildi. "Gerçek, olaylardan çıkarsanır uslamlamalardan değil" der biri. Ama bu yazının bir uslamlama olması gerçeği ise büsbütün beni yansıtıyor işte. Bıkmıştım ve bıkmaktan yorulmuştum. Çişimi tutarak ölebilirdim belki.
Problemlerim artış gösterdiğinde, artmadan öncesi ve sonrasında nelerin değiştiğini görebilsem yeterdi aslında. Belki değişen şeyler zaten olan problemleri halı altına süpüren hamur adamların varlığıydı. Kolları bükülünce, kollarını bükünce süpüremez hale geliyorlar ve tekrar yüzyüze geliyordum istemediğim şeylerle. Sorunu çözmektense gittiği yere kadar görünmez kılmaktan başka bir şey yapamadığımı yapmadığımı anladım. Bu doğru muydu? Olasılıktı ki bu yazı zaten bir yerde de olasılıkları araştırıyor. Bu değil acaba bu mu diyor. Bir daha düşündüğümde sorunlarımı erteleme fikrim saçma gözüküyor. Gerçek bu değildi. Başa dönüyoruz. Neydi problemim. Ne olmadığını biliyordum en azından. Kumdan kalelerim yoktu benim. Halı altına süpürülmüş sorunlarım da. Oyun hamuru adamlar şirin şeylerdi. Belki şunu kabul edebilirim. Hayata karşı tek başıma duramayacağım ihtimalini. Bu belki benim asıl gerekliliğimin de nedenlerinden biri.
Sevmek ve en kötü ihtimalle eş zamanlı olarak sevilmek hayatımdaki en güçlü şey. Her şeyi unutturan, toz pembe dünyayı bana açan uyuşturucu. Başım döner, zaman durur –ki başım bu yüzden döner- tüm gitmeyen şeyler gitmeye başlar ya da gitmese de olur hale gelir. Ya da yokmuş gibi olurlar. Bağıl hareketleri ise en mükemmelidir. İllüzyon. Bu iyidir, gittiği yere kadar. Durduğu yerde her şey bir anda üzerime doğru çıkarma yapıyormuşcasına gelir ve saplanır. Sarhoşluğum sona erer. Dünden kalmış bedenim süzülür, ayaklar yere değer ve toprak tüm acımasızlığını sergiler. Tüm bunların nedeni başta söylediğim gibi insanların davranışlarının ve benim onlara tepkilerimin anlaşılmazlığı ile alakalı. Ya da ben bunu kabullenmek istiyorum. Beni en çok mahveden yine benim. Önemli olan insanların davranışlarından çok çok benim onlara verdiğim tepkiler. Bir çok kez anlamlandırmaya çalıştım boş yere. Bu "boş yere" ler kendime saygımı aldı benden. Ve işte yorgunluğum ve bıkkınlığım bu yüzden. Bütün bunları sonlandırma isteğim bu yüzden. Ama hepsi bu değil. İstediğim yaşantıya sahip değilim, sosyal yaşamımı etkileyen bir çok etken de var ve bunları değiştiremiyorum. Buna gücüm yok. Sosyal yaşamımı düzeltmem için sosyal yaşamımı düzeltmem gerekiyor ve bunun için de sosyal yaşamımı düzeltmeliyim...
Belki burada da yanlış yargılanıyorum ve bundan da bıktım gerçekten. En yakınımdakiler de böyle işte. Onlara suç bulmuyorum. Benim gözümden yakınlar. Bildikleri kadarı bu olasılıkları yaratıyor.
Aslında bakıyorum da zor mutlu olan biri değilim. Bir iyi ile çok çok kötüyü unutabilirim. Önemini yitiren kötüler olarak kalırlar, unutulana kadar, yitip giderler anlaşılmayanlar gibi.
İçimde şu an bir sıkıntı var. Atladığım, göremediğim, bildiğim ama yaşadığım heyecan nedeniyle kaybolmuş bir şey var mı diye düşünüyorum. Büyük ihtimalle var benim bile bilmediğim. Kaybettiğim. Sorun denilen şey benim. Yapmamam gerektiğini bildiğim halde bilinmeyen bir gücün beni kendine doğru çekmesi ve asla onu yenememiş olmam. Değiştirememiş olmam. Bu halimle kabul eden insanlar var beni evet ama ben onlara bana olan bu saygılarının karşılığını veremiyorum. Tepki vermediklerinde biraz daha üstlerine gidebiliyorum. Böyle olduğunun farkında olarak. Buna asla tahammül edemeyecek kişiler olsalar bile tahammül edip beni hala değişmemi bile beklemeden kabul ederek önümde zorlu bir savaştan çıkmış gibi bitkin durduklarında bile bunun oyun olduğunu zannediyorum ve devam ediyorum. Ne düşünüyorum. Geçiştirebileceğimi mi? Düzeltebileceğimi mi? Telafi edebileceğimi mi? Bunlar onlarda işe yaramaz. Ben bir yerlerde hatalıyım. Birileri bana yaptıklarımı söylediğinde de aslında öyle olmadığını açıklıyorum. İlginç yöntemlerle. Abuk subuk yöntemlerle.
---
Çantanın Yırtıldığı Gün
Dilim itaat etmiyor akıyor kelimeler
İstemsiz kasılmaların sebebi cümleler
Sarsıldım sıkıştırınca dört duvar kodesler
Topyekün yıkımım oldu beynimdeki sesler.
Oldu ölümüm orada olmayan yerler
Püskürdü üzerime hayalden küller
Yalan değil gerçekti o günler
Alındı benden bana verilenler
John Stuart Miller'a literatürümüze armağan ettiği bu güzide kelime için teşekkürü bir borç bilirim.
1. Önemsiz bir alıntı.
2. Mutlum in parvo: Azda çokluk
3. Topuğundaki arka kısmı kırılmış ok aracılığıyla tanıyabildim.
4. Birkaç kez bu durum gerçekleşmemişti. Ama nedeni diğerleriyle aynı sonucu getirmek maksatlıydı.
5. Ganglion :Öznel sinir sistemi
6. Larissa : Karıncalardan yaratılmış Myrmidon'lı askerlere liderlik eden Achilles'in doğduğu yer.
7. "Her şey kendi varlığını sürdürmeyi arzular." Spinoza
8. Yukarıdaki benzetmeler anlamsızdır. Ayrıca hikâyenin aslı anlatılacağı şekilde değildir.
9. Tarihteki bu basit ve kullanışlı mesajlaşma yöntemi o anda dinleyici tarafından bilinmemektedir.
(Bu yöntemde bir sopaya uzun bir bez parçası sarılır. Üzerine mesaj yazıldıktan sonra bez parçası açıldığında harfler karmaşık bir düzen oluşturur ve okunmaz.)
10. Şimdi olma
11. Ebediyetin, "şimdinin durması" (nunc-stans) olarak tanımlandığı kitap
12. Gayet acayip bir uzvumla uydurduğum akut bir sendrom.
13. Hipermnezi : Bellek artışı
Comment Moment İstemez.
İkiz Yol
1
Evde olduğumu hatırladım zihnimde kaybolmuşken. Kaçmıştım belki de o fırtınalardan. Camdan dışarı baktım.Bahçedeki ağaç neredeyse yan yatmıştı. Beynimdekilerden kaçmıştım ama buradaki fırtınadan kaçmamın yolu yoktu. Var mıydı? Elbette vardı. Ağacın topraktan ayrılıp özgürlüğüne kavuştuğu sırada ben çoktan kapağı kaldırmış, dışarıya nazaran sevecen ve sıcak bir karanlığa doğru yola çıkmıştım. El yordamıyla lambayı yaktım. Basamaklar önümdeydi. Örümcekler ağlarını örecek yer arıyorlardı bu kez. Onların eşliğinde basamaklarda ayak izlerimi bırakarak aşağı indim. Daha sonra bu basamakları silmeliyim dedim kendime yapmayacağımı bile bile. Gittikçe ısınan derinliklere, karşıma yeni bir karanlık çıkana kadar indim. Onu da el yordamıyla yok ettim. Karşıma kare bir odanın ortasında, üzerinde kalem ve defter olan bir masa ve o masanın yanında sandalyeye oturmuş, düşünceli, beni görünce somurtmayı kesmiş, burada yaşadığımı bilmesine rağmen burada olduğumu görünce şaşıran bir hödük çıktı.
Fırtına şiddetli mi diye sordu formalitelerin üzerinden.
Evet anlamında kafa salladım kabahat işlediği için konuşamayan çocuklar gibi.
Gel, başka sandalye yok ama bir şeyler ayarlarız dedi üzerinde karalamalar yaptığım kağıtlar yığınını göstererek.
Sonra gülmeye başladı. Buraya gel dedi sandalyesinden kalkarak; ben idare ederim.
Oturma isteğimden çok ricası üzerine oturdum.
Korkma dedi bana bakmadan masanın öbür tarafına geçerken. Burada sık olur.
Fırtınadan sonra, bulutların arasından sızan güneş ışıklarının oluşturduğu çizgilere bakıyordu. Yanındaydım.
Bak, gökkuşağı dedi önümüzdeki tepenin ardındaki tepeyi göstererek.
Fırtınanın sebebinden, halimden, hiçbir şeyden haberi yoktu. Mutluydu. Onu kıskandım. Ona baktım o hala gökkuşağını seyrederken. Beni asla anlayamayacak zihinsel engelli biri gibi yüzündeki anlamsız sırıtışı ile boş gözlerle gökkuşağını seyrediyordu. Beni anlaması için yalvardım sessizce. Yalnızdım. Önünde diz çöküp ağlamak istedim ama surat ifadesi, o geçilemez surat ifadesi beni vazgeçirdi. Ve işte: "böyle yalvardım ona ben", sessizce, boş yere. "Uzaklara baktı, gülümsedi"
Yine 1
Lamba hep kapalı kalırdı. Yazarken bile. Günler geçiyor. Ağlar örüldü. Yine yukarıda kıyamet kopuyordu. Başına bir şey gelmiş miydi acaba? Bu havada yazamazdım. Defter ve kalemimi masanın bana uzak köşesine itekledim. O zifiri karanlıkta, şarkı söyleyerek kendime yeni bir evren yaratabilir miydim? Biraz mırıldandım ve karşılığını aldım. Ayak sesleri.
Biraz daha mırıldandım. Duvarda gezinen bir elin sesini işittim ve nefes. Biraz daha mırıldandım ve işte yepyeni bir evren vardı etrafımda. Işık. Bu an kağıda şöyle geçilmişti.
"Karşıma kare bir odanın ortasında, üzerinde kalem ve defter olan bir masa ve o masanın yanında sandalyeye oturmuş, düşünceli, beni görünce somurtmayı kesmiş, burada yaşadığımı bilmesine rağmen burada olduğumu görünce şaşıran bir hödük çıktı".
Onu görünce sevindim. Elbette sevinecektim.
Fırtına şiddetli mi diye sordum.
Mahçup bir halde evet anlamında kafa salladı.
Gel, başka sandalye yok ama bir şeyler ayarlarız dedim çizdiği resimleri attığı kağıt öbeğiyle dolu köşeyi göstererek. İnsan çizdiği resimlerin üzerine oturmamalıydı. Bu fikre güldüm ve oturduğum sandalyeden kalktım.
Buraya gel, ben idare ederim. Ufak tereddütünden sonra bir şey söylemeden oturdu.
Korkma, burada sık olur.
Fırtınadan sonra dışarı çıktık. Ortalık darmadağın olmuştu. Gözümü ileriki tepelere diktim. Yanımdaydı ama yalnız hissediyordu. Gökkuşağını gösterdim. İlgilenmedi. Benden bir şey talep eder gibi bir hali vardı. Gökkuşağının mükemmelliğine baktım. Sonra halimize. Mahvolmuştuk. Gülümsedim. Bu çöküş umurumda değilmiş gibi. Bak ne diyeceğim dedim kendi kendime, mırıldan.
Comment Moment İstemez.
Zealot
Üvertür : Wagner'in Vorspiel'i gibi bir giriş yapmamı beklemeyin.
Bana haksızlık, Wagner'e hakaret olurdu.
Temet Nosce : Montaigne gibi geveleme de anlat kendini.
Mızrağını fırlattı. Tam isabet. Hasmının içinden geçip ardındaki belli belirsiz seçilen binaya çarpan mızrak yenilgiyi kabul ederek yere düştü. Fırlatıcısı için ise böyle bir şey söz konusu değildi. Şartlanmış beyni yıllardır bunu fark edememişti. Atalarının ve onların atalarının yaptığı gibi o da idrak edemeden sadece tek bir amaca odaklanmıştı. Hergün fırlatacaktı mızrağını bu düşmana.
Yaşamları; Leon Bloy'un, "Kimse bu dünyaya neden geldiğini, eylemlerinin, duygularının, düşüncelerinin neye karşılık geldiğini, gerçek adının, Işık Kütüğündeki ölümsüz adının ne olduğunu bilmiyor" savını reddeder gözükmüyor. Bu sav, doğanın bu isteminden sonra o kadar da karmaşık durmuyor. O, irade fakirleri bunu gözümüze sokuyorlar. Zihinlerinin dürtülmesi ve algılanan tek bir varlık, diğerlerinin yadsınması. Bozulmuş algılama yeteneği, bu sürekliliğin aksamasına (topyekün değişim ardından yokoluş) sebep olurken süreksizliklerin de (idea, zaman) bozulmasına yol açan geri dönüşsüz –geçmişsiz- bir "şimdi". Az sonra'nın hammaddesi olan şimdi zalimce yıkımı içeriyor. Bu "şimdi"lerde yenilik yalnızca unutuş, unutuş ise varlıklarının algılanmak olduğu gerçeğidir. Bozulmuş, oynanmış algılama yeteneği ve düşünme şekli düşünmeyen şeylerin zihindeki imgelerinin en başta bozulmasına sonra değişmesine ve en sonunda yok olmasına sebep olur. Bu yok oluşun gerçekleştiği zihine sahip soyut birey için bulunduğu –yaşadığı- yer uçsuz bucaksız bir boşluktur. Merkezi her yerde, çevresi hiçbir yerde olan bir sonsuzlukta yaşar. Gördükleri, doğanın verdiği emirleri uygulayan içgüdünün bilinci aldatması sonucu görünenlerden başkası değildir. Görüşümüzün ardında onu kontrol edenin "şey"lerin tezahürlerini de kontrol etmesi. Emir komuta zincirinde bilince iletilen emirler nöronların, onları dolduran niceliği kovmaya eğilimli olmaları -Değişmezlik ilkesi- sebebiyle aktivitelere dönüşür. Soyut birey burada vehimi elektriksel yolla harekete dönüştürür. Bu vehimlerin bilince sahip olması, kontrol edebilmesi için belirli bir süre gerekir. Bundan önceki bir çok nesil mızrak fırlattı o gölgeye. Doğanın belirlediği seçimlerle geldikleri ve sürdürdükleri yaşama bu rutinle son veriliyor.
Noktürn : "Bugün kötü ve hergün daha da kötü olacak – en kötüsü gelene kadar."
A. Schopenhauer
Yıllardır manalı bir şeyler duymayan kulakları bir ses ile uyarıldı ve yıllardır mana veremediği birçok şey gören gözleri açıldığında tutma nedenini dahi unuttuğu mızrağı kaldırdı ve fırlatmaya hazır etti. Reflekslerinin bir çoğu körelmiş olsa da her şeyin kendi varlığını sürdürmeyi arzulaması türüne verilmiş bir içgüdüydü ve bu hareketi hala zamanın olduğunu gösteriyordu. Ne yapması gerektiğini biliyordu. Koşmaya başladı. Devasa meydanda toplanan binlerce mızraklı askere katıldı. Sokak binlercesiyle dolup taşmıştı. Işık gitmiş her yer karanlığa bürünmüşken, o hala mızrağını sıkı sıkıya tutmuş diğerleriyle aynı yere bakıyordu. Şehrin meydanı yine üzerindekilerini taşıyamaz gibi, ortasında duran çeşme her misafirine hayat veremezdi. Eskimişti, fazlaca süredir akıllardaydı. Burası soysuzluğun doğum yeriydi. Hepsi gibi bekliyordu sabırsızca. Boş gözleri karanlıkta hasmını aradı.
Belirdiği anda binlerce mızrak farklı noktalardan fırlayıp tek bir noktaya doğru hücum etti. Herkes vurduğundan emindi. Bu Velites taburu bozmasının bulunduğu meydan üzerinde beliren geceden daha karanlık gölgenin içinden geçen mızraklar hiçbir zarar veremeden yollarına, bu sefer tek bir noktadan çıkıp binlerce farklı noktaya hareket ederek düşman Dolunayın parlak ışığını kapadı ve taburun üzerine yağdı. Testudoooooo!!!
Final : Onu var eden, düşünemeyen şeylerin varlığının algılanmak olduğu gerçeği.
Algı orada olmayan atomları bir araya getirdi.
Dizlerime kadar battığım çalılığın içinde ayağıma dolanan bir şey yüzünden yürüyemiyorum. Zincirin sesini duyuyorum. Kendi kendime düşünebilecek kadar büyüdüğümde düşündüğüm şeye afyon dendiğini de duydum. Düşüncelerimin çok güzel özetlenişiydi bu.
Bonum est diffusivum sui*
Dionysius
Yollarımız ayrıldı. Bizi oyalayan bir şeyin bizi yavaşlattığını düşünürsek ve bu yavaşlamayı toplumsal anlamdaki gelişim süreci -endüstriyel ve/ya da toplumsal önemli değil- olarak ele alırsak benim bu afyonla bir sorunum yok. Hatta bakıyorum da herhangi başka bir durumda da benim bu afyon ile bir sorunum yok. Flaubert, bir şeyin ilginç olması için ona uzun süre bakmak yeter demişti. Ben bunu biraz değiştiricem. Bir şeye uzun süre bakarsanız onda istediğiniz şeyi görürsünüz.
Tüm bu küfür -ben buna küfür diyorum- farklı bir bakış açısından başka bir şey değil. Sadece distopik bir öykü yazdım.
*İyi şey kendiliğinden yayılır.
Comment Moment İstemez.
Diplomatik Değil Tamamen Geometrik
Yıl 56 368.
Sarmal bir galaksi olan Ughtarjak'ın dıştan üçüncü kolu Dişlek Kolu'nda bulunan ve burada pek de yalnız olmayan minik bir gezegen Googolgon. Yalnız değil denir çünkü bir çok küresel yıldız kümesi Googolgon'un yörüngesi üzerinde sanki gezegene karşılarmış gibi yoluna çıkarak onu döverler. Titus ve Hindal hala gezegene hayat verirken ölünce ismi Hexatar olarak değiştirilen güneşin izi hala bulunamamıştır. Hexatar , 30 000'li yıllarda Googolgon topraklarının yüzde yetmişine sahip Hexagon Krallığına ve Kralına hayatını adamış bir komutandı. Googolgon'da yaşayan ve şu ana kadar çeşitli efsanelerce görülmüş üç Heptadecagon'dan ikisini öldürdüğü söylenen efsanevi kahraman. Krallığın bu kadar güçlenmesindeki baş aktördu ve yine bir sefere çıkmış , ordusu dönmüş ama Hexatar muhabereden sonra ortadan yok olmuştu. Ordu muhabere yerinde üç gün onun cesedini aramış ama bulamamıştı. Kimisi çoktandır hak ettiği emekliliğine gittiğini ve barış içinde , bir yerlerde yaşadığını düşünse de Kral Hexagor onun kaçmasının olanaksız olduğunu , Krallığa asla inahet etmeyeceğini bildiğinden ona şaşaalı bir cenaze töreni düzenlemişti. Ölümünün acısı kralı kahrından öldürmüştü. O dönem genelde Kral Hexagor'un ismiyle değilde Komutan Hexatar ile anılırdı.
Galaksi düzlemine göre dokuz derece eğimli yörünge düzlemi gezegendeki bir diğer değişime yol açan etmendir. Her mevsimin oldukça şiddetli kendini göstermesine olanak sağlar
Googolgon'un yörüngesi üzerinde krallıkların tehdit olarak gördüğü üç büyük yıldız kümesi vardı. Bunlar senenin belli dönemlerinde meteor yağmurlarına yol açan ve üremelerini sağlayan kalabalık nebula sürüleriyle dolu olan galaksinin yüzde birinden biraz daha az bir kısmını oluşturan dev yıldız kümeleriydi. Birbirlerine düşman krallıklar ise bu dönemleri bir fırsat bilip meteor yağmurları nedeniyle hırpalanan düşmanlarının üzerine giderek onları alt etmeyi düşünürlerdi. Bu üç büyük tehdidin ikisi Büyük İttifak Krallığınının topraklarına denk gelirdi. Zaten ittifakın nedeni de buydu. Diğeri Googolgon'un kutup bölgesine denk gelir ve Elips Krallığını tehdit ederdi. Tarafsız ve diğer krallıklara uzak olması onu diğer krallıklardan korurdu.
56 366 yılının on dördüncü ayında İttifak Krallığına olan ikinci meteor saldırısının ardından henüz iki gün geçmişti. Deneyim sahibi Daire İmparatorluğu Ordusu yola çıkalı on yedi gün olmuştu ve Büyük İttafak Krallığının surlarına dayanmıştı. Ordu , şiddetli kum fırtınaları , sıcaklık ve erzak sıkıntısı yüzünden biraz adam kaybetmişti. Aksine İttifak orduları güçlü direnç gösterecekti. Dokuzuncu aydaki yılın ilk meteor saldırısı yüzünden meydana gelen hasarın tamiri henüz bitememişken gelen ikinci yağmur kaleyi iyice zayıflatmıştı ama hep böyle olurdu ve hep Daire İmparatorluğu geri püskürtülürdü.
Surların iç tarafında beş asker düşmanlarının kamp alanındaki irili ufaklı ateşlere bakarak düşünüyorlardı.
- Peki şimdi ne yapacağız Squarte?
- Ordularımız hazır. Geçen kuşatmalarından pek de farklı olmayacaktır. Daha önce ne yaptıysak onu yapıcaz. Apeirogon bizi koruyacaktır.
- İçimde bir sıkıntı var. Sanki bu savaş daha farklı olacak gibi. Her kuşatmada biraz daha deneyim sahibi oluyorlar.
- Korkmayın dostlarım. Biz de deneyim kazanıyoruz. Hem bu son olacak Biliyorsunuz.
- Evet ama iki türlü de bu son olabilir. Ya biz kaybederiz son olur ya da büyük göçle.
- Yeni Krallık sayesinde ne o gerzek Circlum ne de şu yukarıdaki Tanrı armağanı yıldız boku bize tehdit olmayacak.
- şşşştt. Pentagramlar'ın lanetlerini bilmiyormuş gibi konuşma.
- ha ha ha. Seneye Circlum'un buraya gelince suratının alacağı ifadeyi görmesi ve bana anlatması için on soytarıyı burada kalmaları için tutacağım.
- haaa. İyi fikir. Ha ha haaa. Çok sevdim. İşte böyle moralini düzelt. Ona ihtiyacın olacak yarın.
Kuşatma gününde , bundan önce altı seferde olduğu gibi Circlum geri çekildi. Çetin bir savaş olmuştu. Circlum'un yeni stratejisi yani dik rampalar kullanarak kale surlarını aşmak pek işe yaramamıştı ama İttifak ordusuna ağır zaiyat vermişti diğer denemelerine nazaran. Ağır zaiyatın bir diğer nedeni ise bir çok askerin yeni Krallığın yapımında çalışmak için kalede bulunmamasıydı.
İttifak güçlerinin zafer naraları Circlum'a anca gidersin derken Circlum planının başarısından ötürü pis bir gülüşle kalenin içine doğru bakıyordu.
- Görüyor musun Circto nasılda sevinçliler.
- Asla bilemezler efendim. Süper bir planınız var ve her şey istediğiniz gibi ilerliyor. Sizce ona bir şey olmuş mudur?
- Beni güldürme Circto. Adamlarını toparla da mümkün olduğunca çabuk eve dönelim.
32 yıl önce ;
- Beni istemişsiniz efendim.
- İttifak güçlerinin tüm Kervanlarını bilmek istiyorum. Nereye gidiyor. Nereden geliyor. Ne satıyor. Bir hafta sonra bana bütün bilgileri getir.
- Emredersiniz efendim.
1 hafta sonra ;
- Emrettiğiniz üzere. Kervan bilgileri efendim.
- Evet Circo. Şimdi senden istediğim o kervanlardan birine saldırman. Çocuklar haricinde herkesi öldür. Cesetleri ve çocukları buraya getir. Her şeyi de yak. Hiç bir iz bırakma. Ayrıca çocukları gizlice içeri sok. Halktan birinin görmesini istemiyorum. Cesetleri şehir merkezinde sun. Halkın inancına ihtiyacımız olacak.
- Emredersiniz efendim.
- Şimdi gidebilirsin. Bir an önce işe koyul. Senden en kısa sürede haber bekliyorum.
Daire İmparatorluğu kalesinin surlarında nöbet tutan Circetil gördüğü şey karşısında afallamıştı. Circo'nun büyük kapıyı aç dediğini duymamış hala aval aval arabaya bakıyordu. Hatta kusmaya başlamıştı. Sinirlenen Circo bir başka görevliye kapıyı açtırdı.
- O salağı kare yapıp şehrin merkezine koyun.
- Emredersiniz komutanım.
Circlum özel davetlileriyle misafirhanesinde yemek yerken hizmetçilerden biri gelip Circo'nun geldiğini söyledi. Kral apar topar içinde iki Elips Krallığı diplomatının da bulunduğu misafirlerini dinlenmeleri bahanesiyle yollarken Circo'yu içeri çağırdı.
- Efendim.
- Evet Circo. Dinliyorum.
- Emrettiğiniz üzere kervandaki her şey yakıldı. Tüm cesetler toplandı ve isteğiniz üzerine şehir merkezine yollandı. Tüm çocuklar geçici süreyle zindana atıldı.
- Kaç çocuk var?
- 19 tane efendim. Çoğunluğu beş , altı yaşlarında. Altı tanesi henüz bebek.
- Hiç bir sorun çıkmadığına sevindim.
- Aslında efendim. Bilmeniz gereken bir şey var. Kervanda bizden biri de vardı. Onu öldürmek yerine iyi bir sopa atıp zindana tıktım. Belki İttifak Krallığı hakkında bize bilgi verebilir efendim.
Circlum hiddetini açık bir şekilde Circo'ya göstermişti.
- Sana herkesi öldürmeni emrettim. Eğer senden İttifak Krallığı hakkında bilgi isteseydim söylerdim asker. Şimdi o hainden bilgi edinebileceğimi söyleyerek beni daha da kızdırdın. Acısı o hainden çıkacak. Onu feci şekilde halk önünde öldürün ki hainlere ne olduğu halk tarafından iyice sindirilsin. Çocukları zindandan çıkart. Güzelce hizmet edildiğinden emin ol. Ama dikkatli ol. Halktan kimse çocukların varlığını bilmemeli.
- Emredersiniz efedim.
Circo misafirhaneden çıkıp kapı kapadığında Circlum onun emirler yağdıran sesini uzun bir süre boyunca duydu. Önündeki yemek ona bu iyi haberlerden sonra İttifak Krallığı gibi gelmişti. Bu da iştahını kabartmıştı.
- Hizmetçi!
...
- Majeste?
- Aşçıya söyle bundan sonra yapacağı köfteleri üçgen ya da kare yapsın.
- Efendim. Yerken zorlanabilirsiniz. Bilirsiniz ki hazımsızlık yaparlar.
Hizmetçi kendini tutamayınca Circlum ona dik dik baktı. Ama bu şey gerçekten de komikti.
Bir iki saat sonra Circo tekrar kralı görmeye gidiyordu. Taht odasının dairesel yoluna hep hayran kalmıştı. Circlum'un onu kabul etmesi biraz uzun sürmüştü ama sonunda Circo taht odasında kralla yalnızdı.
- Emrettiğiniz üzere her şey yapıldı. Çocukları ne yapmamız gerektiğini hala söylemediğiniz efendim.
- Onlar şimdi nerede.
- Kendi evimde tutuyorum efendim. Şimdilik en güvenli yer orası. Kendi hizmetçilerim tarafından özenle bakılıyorlar. Biraz isteksizler ama sizin isteğiniz olduğunu söylediğimde bunu zor da olsa kabul ettiler.
- Bu fedakarlıkları ödüllendirilecek. Benimle gel Circo. Sana bir şey göstereceğim.
Kalenin şarap mahsenine inen büyük merdivene geldiklerinde Circo biraz ilerde cephanelikerden birinin önünde bekleyen korumalardan ikisine eşlik etmelerini emretti ama Circlum onları durdurdu ve aşağı inişini sürdürdü. En alt kata geldiklerinde Circo bu gördüğünden nasıl haberi olmadığını düşündü. Tüm alt katı dolduran büyük bir bina.
- Evet Circo. Çocukları burada yetiştireceğiz ve harika katiller olmalarını sağlayacağız. Hiçbir çocuk , İttifak Krallığıyla bizim aramızdaki hiyerarşinin farkında olmayacak ve bu da rahatça İttifak Krallığına sızıp Kralları öldürmelerini sağlayacak. Düşünsene Circo. Squarab'ı bir Trian öldürse neler olur. Ya da Trianglor'u bir Squar .
- Onları bir iç savaşa sürüklemek. Bu tam istediğimiz şey.
***
Squarte kalan tek arkadaşıyla kale surlarındaki görevindeydi yine ve dolanıp duruyordu. Trianes ise Circlum'un ordusunun meteorların bile yok edemediği bitki örtüsünü nasıl mahfedip gittiğine tiksinerek bakıyordu. Bu onun içindeki Daire Krallığına olan kinin sebebiydi. Yıkıcılık. Yaşamları yıkan bir pislik sürüsü. Bu kinini paylaşacak sadece Squarte kalmıştı yanında
- Dün beşimizde buradaydık Squarte. Şimdiyse sadece sen ve ben kaldık.
- Çok üzgünüm Trianes. Ama anlamalısın. Onlar iyi bir amaç için öldüler.
- Hayır! Hayır! O piç kurusu Circlum yüzünden öldüler.
- Kendine şunu sor Trianes. Aynısı onlara olsaydı biz onlara saldırmaz mıydık? Kuşatma bittiğinde ve geri çekildiğimizde Daire İmparatorluğu kalesi surlarındaki iki asker bizim konuştuklarımızı konuşmaz mıydı?
- Myriagon aşkına. Bilmiyorum. Lanet olsun bilmiyorum.
***
11 ay sonra
Odada sadece Kral Squarab ve katili vardı. Hemen üzerinde duran ve yirmi bir yıldır bu an için eğitim alan katilini asla hissetmemişti. Önce kafasına düşen bir şey. Hemen ardından bir örtüyle kafası örtüldü. Boynunu saran soğuk metali hissedebiliyordu. Aniden bir zincirin şıkırdamasını duydu. Çırpınmak boşunaydı. Boynu , hızla daralan metalin içinde önce sıkıştı ama onların keskinliğini hissedemedi. Ölümü ani ve karanlık oldu.
Kare muhafızlar içeri girdiklerinde katili krallarının cesedinin yanında dua ederken buldular. Bir Triandı. Onun ölümü de ani ama gayet aydınlık olmuştu. Nifak tohumlarını serpmişti.
***
Kare Krallığı bu olaydan sonra İttifak Krallığına resmen son vermiş ve geçici bir kral seçerek aniden Üçgen krallığına savaş açmıştır. Yirmi dört gün süren katliamın ardından Üçgen Kralı kaçmayı başarmış ancak yolda Daire İmparatorluğu askerleri tarafından öldürülmüştür.
Savaşın başlamasının ardından henüz yirmi beş gün geçmişken kalenin kontrolünü alan Circlum az sonra öldürülecek olan tüm esirlere baktı.
- BUNA KADER DİYEBİLİRSİNİZ. AMA ASLA TEREDDÜT ETMEDİM. YAŞADIĞIMIZ GEZEGEN DAİRE. BU YÜZDEN KAZANMAK ZORUNDAYDIK.
- Circto!
- Evet efendim.
- Köşesi olan ve hareket eden her şeyi öldürün.
Comment Moment İstemez.
Etrüsk Bilmecesi
Thick as autumnal leaves that strow the brooks
In Vallombrosa, where th'Etrurian shades
High over-arch'd imbower.
Paradise Lost - Book I. Line 302
1971 yılının Mayıs ayıydı. En son altı yıl önce gördüğüm Camucia'daki Bosco amcamı tekrar görmek için Toscana'dan Cortona'ya giden bir arabaya bindim. Arazinin dağlıklaşmasının yaklaştığımız anlamına geldiğini söylediğini hatırladım babamın, arabanın camından dışarı bakıp tepeleri seçebildiğimde. O tepeler kim bilir ne hikâyeler saklıyorlardı yükselip alçaldığı o çukurluklarda diye düşündüm. Kar da saklamaya çalışmamıştı üstelik Antartika'dakiler gibi. Saçmalama kendine gel dedim kendime. Yoldaki bir çukurdu aslında kendime gelmemi sağlayan. Ama yine de her an yola grotesk bir penguen atlar mı diye meraklı gözlerle takip ediyordum gittiğimiz yolu. Evet, o sıralar Lovecraft okumak sizi diğerlerinden ayırıyordu.
Camucia'ya başka bir arabayla gitmiştim. Kısa yolculuğum minik anıların uyandırdığı tebessümlerle etrafa bakarak geçti. Kasabaya geldiğimde meydanında toplanmış bir grup hunharlı bir tartışma içindeydiler. Ben ineceğim yerde indiğimde, uzaktan hala seçilebiliyordu tartışan kalabalık.
Bosco amcam burada doğmuştu ve görünüşe göre burada ölecekti. Bildiğim kadarıyla belli bir işi yoktu. Evlenmemişti ama beraber yaşadığı bir kadın olduğunu söylemişti babam. O da yıllar önce gitmişti buradan. İçeri girdim tahta bir kapıdan ve anılarımın bir çırpıda belirginleşmesini sağlayan nesnelerle dolu avludan sonra yer yer delinmiş deri bir koltukta uyuyan Bosco amcamı gördüm. Yanındaki masada her zamanki gibi yarısı içilmiş sade bir kahve ve ufalanmış çikolata vardı. Sanki biraz daha yaşlıydı buraya gelirken kafamda tasarladığım Bosco amcamdan.
Salondan bahçeye çıkıp minik bir mala ve yere serpilmiş toprakla, kırılmış bir saksı görünce uykunun sebebini anladım. Minik bir bahçeydi ama görünüşe göre Bosco amcamın yaşamı burada geçiyordu.
Karşısındaki vitrinde dizili olan tozlu bardak, çanak ve bir kaç kitap dikkatimi çekti. Oraya yöneldim ama oraya giderken de ayağıma takılan bir kâğıt dikkatimi dağıttı. Kâğıt değil bir fotoğraf olduğunu anladığımda ise yerden aldım ve ne olduğuna baktım. Elinde çekiç olan bir adamın fotoğrafıydı. İşine yoğunlaşmış, önündeki şeye -ne olduğu gözükmüyordu- vurmak üzereydi. Yüzü kullandığı çekiç kadar sert ve kararlıydı. Kirli sakalı ve poz bile verecek kadar zamanı olmaması bana karşımdakinin gerçekten meşgul biri olduğunu anlattı. Arka taraftaki son anda kadraja girmiş olan taş oyması ise adamın mesleği hakkındaki tahminlerimi çürüttü.
Yaklaşık bir saat kadar sonra evin çeşitli yerlerindeki anılarımı bitirdiğimde kahve yapmaya koyuldum. Fazla kokutmuş olucam içerden amcamın sesi geldi birazdan.
Aida!
Kahveleri doldurup, amcam Aida'ya kahve yaparken yardım etme nezaketini gösteremediği için özür dilerken içeri girdim. O sırada benim yerden alıp, kahvesi ve çikolatasını koyduğu masaya bıraktığım fotoğrafın orada ne işi olduğunu irdeleyişine tanık oldum.
Merhaba amca. Kaç şekerli içersin?
Aman tanrım. Sen de nerden çıktın? Geleceğini haber vermeliydin seni haylaz dedi ayağa kalkmaya çalışırken. Gülümsediğimi görünce vazgeçti ve oturdu. Buraya gel evlat. Yanına oturdum. Çocukluğumda yaşadığım o huzuru tekrar yaşayacağım aklımın ucundan bile geçmezdi ama inanılmaz bir duyguydu. Kahvesini uzattım ve elindeki fotoğrafı bırakana kadar bekledim. Evet, Bosco amca, bahçe işleri nasıl gidiyor?
---
Bahçedeki petunyalardan, üçkâğıtçı babamın şakalarından, Lioni ile yaptığım haylazlıkların ardından kapıya dikilenlerden ve hallerinden, Lioni'den ve hayatını zindan eden karısından, Aida'dan, sevgilim Lydia'dan, uzak olduğumuz altı yıldan, köşede duran gramafondan ve Aphrodites Child'dan, Montepulciano'lu isimsiz postacının manasızca burada dolaşmasından, Borzzoni ailesinden ve onlardan kalan içi boş malikâneden, annemden ve Vegas'tan, hala hepsini bitiremediği kahveden, Brezilya'ya kaybettiğimiz final maçından, -ne kadar uzak da olsam kanımda İtalyanlık vardı- enteresan kasaba delisi Guinti'den ve kadınlara olan zaafından, cazibeli Monica'nın kasabanın dilinde olduğu zamanlardan, Ovid'den bahsettik. Ve sıra masanın üzerinde duran fotoğraftaki adama gelmişti.
Birkaç yıl önce eskiden Ripa'da yaşayan bir adamdan bahsetmişti bana. Hakkında uzun uzun araştırmalar yapmıştı.
Ripa neresi?
Roma'da Aventine Tepesinde. Şirin bir yer. Beraber birkaç kez gittik. Turistik ıvır zıvırlar da var. Romulus'un kuşları gördüğü yer miymiş neymiş. Turistleri kandırıyorlar işte. Bir de Tiber Adası çok güzel gözüküyor oradan. Biz o adam hakkında herhangi bir bilgi bulabilmek umuduyla gitmiştik Ripa'ya.
Aradan geçen zamanda hakkındaki bilgiler yok olduğundan çareyi dönemin engizisyon kayıtlarından bazılarını hala elinde bulunduran Roma'daki bir müzayede evini araştırmak da bulduk. Şayet birçok el yazması satılmıştı. Ama uzun uğraşlar sonucunda aradığımız adamın mahkeme kayıtlarını ve şehir meydanındaki panoya asılan bildiriyi bulduk. Panoya asılan bildiri önemliydi çünkü Kafka'nın Dava kitabındakine benzer bir durumda aniden o panoda ismini görebilirdin. Seni biri ihbar edebilir ve sen o panoda belirtilen tarihler içinde gider kendini savunurdun. Şayet gitmezsen suçlu sayılırdın. Ve sonra bıçağı göğsüne saplayıp iki kez çevirirlerdi(1). Bu ana kadar da çoğu kişi sürecin farkında bile olmazdı. Kısacası adamın ne ile suçlandığı o bildiride yazıyordu. İncelediğimiz belgelerde işimize yarar tek bilgi de bu olmuştu ne yazık ki.
1500'lü yıllarda yaşamış bir heykeltıraşmış. Roma'da Engizisyonun 1542'de oluşturulduğunu hesaba katarsak ilk yarısında yaşadığını söyleyebiliriz demişti. O dönemde heykeltıraşçılık da iyi para vardı ama eğer Roma'da bir heykeltıraşsan en iyisi olmak zorundasındır. Gaudanzio Ferrari'nin öğrencisiymiş ki bu da iyi olmak için yeterli olabilir. Etrüsk döneminden kalma bir mezar taşını çalmaktan suçlanıyordu. Dahası da vardı. Bu mezar taşını büyü için çaldığı söyleniyordu. Aslında arkadaşım bunu biliyordu ve o adamı araştırma sebebi buydu. Ben konu hakkında çok şey bilmiyordum. Üstünkörü bahsetmişti bana durumdan. Sadece yanında gelmemi istemişti. İki ya da üç kez gittim ben. Sonra o bazı kayıp belgeleri bulmak için İzlanda'ya bile gitti.
İzlanda mı?
Müzayedede satılan birkaç belgenin izini sürmüş. Yolu İzlanda'ya düşmüş. İzlanda'dan geldikten üç hafta sonra da Belçika'ya gitti ve bir daha gelmedi. Yaklaşık iki yıldır ondan haber almamıştım. Yaklaşık beş ay önce bana bu fotoğrafı da içeren bir mektup yolladı.
Mektubun içeriği ne kadar inanç sınırlarımı zorlasa da yalan söylemeyeceğini biliyordum. Bazı keşiflerde bulunmuştu. Hem adam hem de o adamın yaptıkları hakkında.
Nerede bu mektup? Okuyabilir miyim amca?
Şuralarda bir yerlerde olmalı. Aida böyle hikâyelerden korktuğu için kenara köşeye bir yerlere sıkıştırdığımı hatırlıyorum. Evet, işte burada! Al ama bu mektup beni geriyor. O yüzden yatmak için odana çekildiğinde oku.
---
Merhaba Sevgili Bosco;
Bir şişe Brunello(2) için Montalcino'ya kadar yürüdüğümüz günü hatırlıyor musun? Paramız yetmemiş Val D'orcia'da sangiovese(3) bağlarına saldırmıştık. Üzümler midede mayalanır boş ver demiştin. Hep işin eğlencesindeydin Bosco. Bu yüzden seni hep kıskanmıştım.
Senden ve İtalya'dan ayrıldığım için üzülüyorum şayet mektubu okuduğunda beni ve ayrılma sebebimi anlamanı umuyorum.
Ayrılmadan önce heykeltıraş bir adam için yaptığım araştırmayı hatırlıyorsundur umarım. Çok yardımcı olmuştun. Bunun için çok teşekkür ederim. Sana bu mektubu yazarken aşağıda yazacaklarımı yazıp yazmama konusunda tereddütler yaşadım ama pek de etkilenmediğini görünce yaşadıklarımı ve öğrendiklerimi bilmeyi hak ettiğini düşündüm. Bu ne demek diyebilirsin. Mektup tüm sorularını cevaplayacak.
İzlanda'ya gittiğim zaman bir kadınla tanıştım. Müzayededen beni ilgilendiren üç belgeyi satın almış bir koleksiyoncuydu. Bu yüzden birçok misafiri oluyordu ve randevu alıp özel görüşme talebinde bulundum. Ertesi gün beni kabul etti ve istediğim belgeleri araştırmama izin verdi. Mahkemede yargıcın okuduğu belgelerdi. Üzerindeki tarih 1546 yılına aitti. Roma Engizisyonu yeni bir oluşumdu o tarihlerde ve durmak bilmez bir şekilde cezalandırıyordu. Bu yıl aynı zamanda kahramanımızın hocası Gaudanzio Ferrari'nin de öldüğü yıldı. Tesadüf olma ihtimali de vardı fakat ben daha farklı şeyler olabileceğini düşünüyordum. Araştırmalarım sadece öldüğünü söylüyordu, nasıl öldüğünü söylemiyordu. Ayrıca vasat iki öğrencisi vardı ama kahramanımız bunlardan biri değildi. Gizli bir öğrenciydi sanırım. 1540 da oğlu öldükten kısa bir süre sonra ölen ikinci karısı Maria Foppa nedeniyle büyük bir hüzün yaşamıştı. Zaten bu hüzün yaptığı son eserlere de yansımıştı. Okuduklarından sonra Gaudanzio'yu ve bu durumunu bir yerlere koyabileceğini ve kahramanımızı da bu hikâyede uygun yere yerleştireceğine inancım tam.
Belgeler oldukça yıpranmıştı ama okunabiliyordu. Belgenin ilk sayfası yargıcın vaazını içeriyordu ve mahkemeyle ilişkili olduğu pek söylenemezdi. Ayrıca kahramanımızı tanıtan bir ön konuşma vardı ve mahkemedekilere neden burada toplanıldığını anlatıyordu. Biz zaten bunları öğrenmiştik.
Diğer iki belge beni İzlanda'dan Belçika'ya sürükledi. Okuduklarımın gerçek olup olmadığını öğrenmem gerekiyordu. Belçika'ya giderken büyük ihtimalle son kez görüştüğümüzü biliyordum ama bunu sana söyleyemedim. Bu yüzden beni bağışla.
Belgelerden biri Mitolojik bir öyküyü içeriyordu. Ephialtes ve kardeşi Otos'un hikâyesinden bahsediyordu. Bu öyküyü bildiğini biliyorum şayet, bilmediğimiz bir kısmı vardı öykünün.
Ben baştan anlatıyım.
Ephialtes ve Otos adlı dev kardeşler tanrılara savaş açarlar. Osso, Pelion ve Olympos dağını üst üste koyarak göğe tırmanmaya, tanrılardan daha yukarılara çıkmayı düşünmeye cüret etmişler. Denizleri toprakla doldurup kurutmaya, denizle karaları yer değiştirmeye karar vermişler. Hera ve Artemis'e olan aşkları da cabası. Biliyorsun. Tanrılar da kızıp cezalandırıyor iki kardeşi. Bir sütuna yılanlarla bağlanarak sonsuza kadar bir baykuşun çığlığını dinlemeye mahkûm edilmeleri hikâyenin bilinen kısmı.
Engizisyon yargıcı ise hikâyeyi buradan sonra biraz değiştiriyor. Aynen aktarıyorum.
Bu kadar çabuk ölmeyi hak etmediniz.
Apollon'un sesi yankılandı Hades'te gümüş yayını Ephialtes'e doğrultmuşken. İki kardeşi götürmek için bir Nymph belirdi uğursuz bir baykuş ile Hades'in o puslu havasından. Onları Apollon'un bakışları altında birbirlerini göremeyecekleri şekilde direğe bağladı yılanlarla. Kulağına bir şey fısıldadı baykuşun ve nazikçe yere bıraktı Nymph, ortadan kaybolmadan hemen önce.
Baykuş çığlık atmaya başladı. Bir Harpy'nin çığlıklarından bile beter şekilde çığlık atmayı sürdürdü iki kardeşin Hades'teki işkenceleri süresince. Görevi bittiğinde Nymph tekrar belirdi. Baykuşu nazikçe yerden aldı ve canlı canlı onu altına çevirdi. Apollon'a takdim etti.
Şimdi. Büyü için çalınmış bir mezar taşı yüzünden suçlanan birinin duruşmasında bu öykü neden dile getirilir. Sonuçta bu mitolojik bir öykü. İki olay arasında bir benzerlik mi vardı. Baykuşun görevinin bitmesi demek sonsuza kadar iki kardeşi cezalandırmış olması demek şayet burada zaman kavramı biraz garipleşiyor. Sonsuz bir zamanda belli bir zaman dilimi olamayacağından baykuşun görevinin bitiş anı askıda kalan bir zaman. Bu ince çizgiye isteğim üzerine bana verdiği diğer belge ise biraz açıklık getiriyordu aslında.
Belçika'ya gittiğimde izler beni miladi takvime göre 1225'te ölmüş bir adamın yağmalanmış mezarına götürdü. Nasıl olduysa bir Yahudi mezarlığının ortasındaydı. Dört metre kadar derinlikteydi ve içinde bir lahit vardı. Etraftaki kitaplar ölen kişinin son isteğini belli eden bir yazar olduğunu düşündürtmüştü bana. Yerde kan lekelerine rastladım. Bir de tüfeğe. Garip şeyler olmuştu o mezarda. Üzeri kanlanmış bir kitap vardı. Üzerinde büyük harflerle TOTGEBOREN yazıyordu. Bilmiyor olabilirsin totgeboren ölü doğmak demektir. Taşıyabileceğim kadar kitabı alıp kaldığım yere giderken bir yandan da Almanca bildiğim için de oldukça mutluydum. Belçika'ya geliş sebebim bu kitaplardan biri olabilirdi.
Hemen Totgeboren'i açtım. Kitapta çok garip bir anlatım vardı. Okumaya başladığım anda aradığımın ve hatta kahramanımızın da aradığı şeyin bu kitap olduğunu düşündüm. Belki de bu kitap eline geçmişti ve kitapta okuduklarını uygulamak için bir mezar taşı çalmış olabilirdi. Üzerindeki kan ona ait olabilirdi.
Şu andan itibaren anlatacaklarım alışılmış bazı gerçekliklere aykırı olduğundan yadırgayabilirsin. Ama seni temin ederim, anlatacaklarımı bizzat yaşadım.
Mahkemede yargıcın okuduğu diğer belgelerden bahsetmek istiyorum öncelikle. Çalınan mezar taşının süptil ortama geçmek amacıyla yapılacak ufak bir seans için gerekli olduğu yazıyordu. Bu süptil ortamın aslında yaşadığımız düzende izin verilemeyecek şeyleri olanaklı hale getiren bir aracı olduğundan bahsediliyordu.
Totgeboren kitabında bunun nasıl yapılabileceği ayrıntılı şekilde anlatılıyordu.
Tarif edilenleri harfiyen yerine getirdim. Başıma ne geleceği hakkında bir fikrim yoktu şayet içimde keşfi tamamlayamama korkusu da vardı. Başarısız birkaç girişimden sonra başardım. Başlarda ne olduğunu kavrayamamıştım şayet yavaş yavaş taşları yerine oturttum. Eş zamanlar arasında seyahat ediyor, kitapta yazdığı gibi tüm yaşadıklarımın farkında, öğrendiklerimin bilincinde bu şahanesel seyahatin tadını çıkartıyordum. Daha da iyisi vardı. Art zamanlarda da seyahat edebiliyordum. Bunun ne demek olduğunu biliyorsun. Daha keşfedeceğim çok şey var eminim. Daha yetkin hale gelip gidebildiğim kadar gideceğim ve belki de çıkmamam gereken yüksekliklere çıkmaya cüret ettiğimden tanrılar beni bir baykuşun çığlığıyla cezalandıracak.
Arkadaşın Luc
1 - Dava'nın son cümlesi.
2 - Bir tür İtalyan Şarabı
3 - Brunello da dahil olmak üzere bir çok şarabın yapımında kullanılan bir üzüm cinsi
Comment Moment İstemez.